Connect with us

Yazar

Sertifikalı Tohumluk

Timuçin Demir

Published

on

Sertifikalı Tohumluk,  Kayıt dışına Son!
                                                                       

Tohum konusu başlı başına ne büyük vakıa.
Üretimi, kullanımı, kayıt altına alınması, sertifikasyonu, satışı, teşviki, hibesi, kredisi ve devlet bürokrasisindeki daha birçok detayı ile son derece kaotik ve dahası aynı zamanda girift bir husus ülkemizde.

Ülke ekonomisi için bu denli ehemmiyetli bir kalemi, tüm diğer önemli değerler gibi öyle karışık ve anlaşılmaz bir mevzuat prangasına hapsetmişiz ki; bu ceza ise, veren makam bile içinde kaybolmuş. Yalın, kolay anlaşılır ve geniş bir tabanın rahat katılımcı olması gerekli bir kıymetken, gizemi de, büyüsü de, doktrini de, esbabı mucibesi de kalmamış.

Oysa; gelişen dünyada miladı Cumhuriyet tarihimizle başlayan, bu hadise de tüm rakiplerimiz bizden aldıkları ile bu işlere başlarken, maalesef şu sıralar çoktan bizi yancı yahut köle haline getirmişler. Elbette, bu durumun yegane sorumlusu tarım işçisinden, çiftçisine, üreticisinden, sanayicisine, sivil toplum örgütünden, bürokratına ve bakanlığına kadar herkes.

An itibariyle; dünyanın gelişen tarım ülkeleri tohumluk üretimlerinin neredeyse tamamını kayıt dışından kurtarıp, sertifikalı üretim metodlarını uygulanabilir hale getirmişken, biz hala bu rakamları yüzde 40 lara ancak getirebildik. Kaldı ki; bu son derece endişe verici tabloya rağmen, sözü edilen rakamlardan kaynaklı mesut, bahtiyar olup, göğüsünü gerip, zafer kazanmış komutanlar gibi epik bir dille durumu hikayeleştiren liderlerimiz var.

Ülkede istihsale ilişkin tohum, kanun koyucunun merkezinde olduğunu hissettiren ve yine aynı mekanizma vesilesiyle belirleyeceği ve sürdürülebilirliği tartışma götürmez bir sistemle denetlenir, bu sayede üretim merdiven altından kurtulur ve tüketildiği her mecrada hem kalite ve hem iktisadi faydaya dönüştürülür. Hal böyle olunca, her gün haber bültenlerine, mecmualara yada medya kanallarına konu bilimum kaos ortadan kalkar. Bu akış için herşey devlet ve devlet organlarından beklenir mi? Tabiki hayır lakin merkezinde bulunulan daha güvenilir ve adaleti dağıtma görevini ifa edecek bir kişi, kurul, işi kişisel menfaatlerine dökmeyecek bir varlık varsa o her daim Yüce Türk Devleti olacaktır.
Düşünün bir kere; bir mahkeme hakim olmadan nasıl sonuçlanır?, güvenilirliği nasıl sağlanır…? Devlet yüklerini azaltacak, her kişi ve kuruma eşit mesafede kalacak. Asla eşitsizliğe, haksız rekabete, adeletin zayi olmasına izin vermeyecek. Mesele insan ilişkilerinin çok ötesinde tutulup, kişiselleşmeyecek…! Tıpkı yukarıda bugün bizi bu işin kölesi haline getirmeyi başaran koşulları yarattığımız gibi; bu meydana getirdiğimiz vahametten kurtulacak azim ve kararlığı gösterme işine dönüşecek.

Şayet, kendimizi kandırmaya devam eder, hala rakamlarla başarısızlıklarımıza teselli bulmayı sürdürürsek; MÖ 10 bin li yıllarda Anadolu ‘da bir kıvılcımdan türeyip, hikayesini önce Arap yarımadasının güneyine sonra tüm dünyaya taşımış ekmeğin, uyanışın, yaşamın ve hatta toprağın çığlığı, insanın ekmek kaynağı BUĞDAY’A dahi hasret kalacağız. İstatistik bilimi ve rakamlar, insanların ve toplumların sosyolojik, sosyo ekonomik vs gelişimini takip ve grafiğini tespit için var edilmiş olup, sözü edilen güruhun bu bilimin marifetini kullanarak başarısızlıklarını, verimsizliklerini ve becerisizliklerini kapatmak için kullandığı illüzyon yada sihirbazlıklarına konu olmamalı.

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazar

1972’den sonra neden bir daha Ay’a gidilmedi?

Selçuk Topal

Published

on

Bugün Ay’a gidilmediğini düşünen belki de milyonlarca insan var. Bu şekilde düşünen insanlar için bu yazıda açıklamalar mevcut, ancak bu yazının cevaplayacağı asıl soru şu: Neden 40 yılı aşkın bir süredir Ay’a bir daha ayak basılmadı? Bu konuda birçok varsayım söz konusu. Gelin asıl nedenlerine bir göz gezdirelim.

Bu konuya bir açıklık getirmeden önce bir konuda hemfikir olmamız gerek: Ay’a gidildi. 6 Kez. Ay’da toplamda 12 kişi yürüdü. Hatta golf oynayan bile var. Ay’a gidilmediği yönündeki tüm iddialar çürütülmüştür. Tüm iddiaları bir kenara bırakırsak daha bariz bir kanıt var. Ay’a inilen yerlerdeki modül, dikilen bayraklar ve astronotların Ay yüzeyindeki izlerinin görüntüleri ve daha birçok kanıt bu yazının sonunda yer alıyor. Dileyen inceleyebilir.

Bu konuya bir açıklık getirmeden önce bir konuda hemfikir olmamız gerek: Ay’a gidildi. 6 Kez. Ay’da toplamda 12 kişi yürüdü. Hatta golf oynayan bile var. Ay’a gidilmediği yönündeki tüm iddialar çürütülmüştür. Tüm iddiaları bir kenara bırakırsak daha bariz bir kanıt var. Ay’a inilen yerlerdeki modül, dikilen bayraklar ve astronotların Ay yüzeyindeki izlerinin görüntüleri ve daha birçok kanıt bu yazının sonunda yer alıyor. Dileyen inceleyebilir.

Şimdi gelelim sorumuza: 1972’den sonra neden bir daha Ay’a ayak basan olmadı?

İnsanoğlu Ay’a son kez ayak bastığında tarih 11 Aralık 1972’yi gösteriyordu. Ay’a ulaşan son Apollo görevi olan Apollo 17’nin 3 kişilik mürettebatından 2’si (Eugene A. Cernan ve Harrison Schmitt) Ay’da son yürüyen kişiler oldular. İlk kez bir jeolog Ay üzerinde yürüdü (Harrison Schmitt). Apollo 17’den sonra çeşitli nedenlerden dolayı bir daha Ay’a gidilmedi. Ancak bu nedenlerden hiçbiri Ay’da olan Dünya dışı canlılarla bağlantılı değil. Çünkü yok öyle birşey. Ufocular ve Dünya dışı canlı meraklısı dostlar, kusura bakmayın ancak durum bu.

Peki ne oldu da Ay’a bir daha gidilmedi? Bu soruya yanıt vermek için uzay yarışının başladığı tarihe gitmek gerek. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Soğuk Savaş dönemi (aslında başlangıcı biraz daha geriye gider) ve onun sonucu olarak başlayan uzay yarışını hepimiz biliyoruz. Bu yarışın iki büyük rakibi ABD ve Sovyetler idi. Soğuk Savaş’ın tüm karmaşıklığı içerisinde bir diğer yarış ise uzun menzile sahip bir silah tasarlayabilmekti. İlk uzun menzilli füzeyi tasarlayan Sovyetler akabinde uzaya ilk aracı göndermeyi de başardılar (Sputnik, 1957). Bu da uzay yarışını resmen başlatmış oldu. Bu yarış sayesinde uzay bilim ve teknolojilerinde inanılmaz gelişmeler oldu. Uzaya ilk aracı ve ilk insanı Sovyetler göndererek yarışta ABD’yi hezimete uğratsa da 1969’da Ay’da yürüyen ABD uzay yarışında bir kez daha öne geçti. Soğuk Savaş dönemi Sovyetlerin dağılması ile son buldu. Ancak Soğuk Savaş dönemindeki gibi olmasa da daha fazla aktörle uzay yarışı durmaksızın devam ediyor.

ABD Ay’a gidileceğini ilk kez duyurduğunda halk tarafından gösterilen ilgi inanılmazdı. Ancak ne zaman ki insanoğlu Ay’da yürüdü kısa bir süre sonra ilgi inanılmaz derecede düştü. Ne de olsa artık hedefe ulaşılmış ve Ay’a ayak basılmıştı. Ay’a gitmektense Dünya yörüngesinde bir uzay istasyonu kurma fikri daha cazip ve ucuz bir seçenek olarak ilgi görmeye başladı. Bu da Ay’a olan ilginin azalmasının bir başka nedeni.

Diğer yandan uzay yarışında galip gelebilmek uğruna kesenin ağzını sonuna kadar açan ABD’nin 1966’da NASA’ya ayırdığı bütçe toplam bütçenin %4.5’u kadardı. Ancak özellikle Soğuk Savaş döneminden sonra durumlar değişti. NASA’nın 2011 bütçesi toplam bütçenin sadece %0.5’i kadardı, yani yaklaşık 18 milyar dolar. Kısaca, diğer uzay görevlerine kıyasla Ay’a gitmek artık çok pahalı bir hedef halini almıştı. İşte bu nedenlerden dolayı Ay cazibesini kaybetti. Ancak hala romantik akşamların vazgeçilmez aktörü olarak cazibesini koruyor.

Ay’a 40 yılı aşkın süredir ayak basmıyor oluşumuz insanlığın Ay’a gitmekten vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Nitekim NASA 2005’te böyle bir planı tekrar gündeme getirmiş olsa da birkaç yıl sonra meydana gelen ekonomik krizden dolayı bu plan tekrar rafa kaldırıldı. NASA 2030’larda Mars yörüngesine insan göndermeyi planlasa da ufukta Ay’a gitmek gibi bir planı görünmüyor. Ancak belki uluslararası ortaklıklara dahil olmak isteyebilir. NASA’nın Dünya’nın 1 numaralı uzay ajansı olduğu algısı hala geçerli olsa da artık uzayda gerçekleştirilen ilkler anlamında Dünya’nın tek lideri o değil. Aslında uzay yarışının ilk yıllarında da bu anlamda tek lider o değildi. İlkler anlamında uzay yarışı esnasında Sovyetler tarafından birçok kez hezimete uğratıldılar. Günümüzde ise birçok ülke uzay araştırmalarına ciddi tutarlar harcıyor ve birçok ilke imza atıyorlar. Ay’a 1976’dan sonra ilk yumuşak inişi yapan ve yüzeyde en uzun süre çalışır durumda kalan Çin’li Yutu bunlardan biri. Ya da ilk kez bir kuyrukluyıldıza (67P kuyrukluyıldızı) iniş yapan Avrupa Uzay Ajansı’na (ESA) ait Rosetta’nın iniş modülü Philae. ESA Ay’a 3D yazıcılarla 2040’larda kurmayı planladığı Ay Köyü’nü hayata geçirirse başka bir ilke daha imza atmış olacak. Hazır sırası gelmişken burada önemli bir soru sormak boynumuzun borcu: Biz bu uzay yarışının neresindeyiz?

NASA’nın aksine başta ESA olmak üzere, Rusya, Çin ve Japonya 2030’larda Ay’a insan göndermek istiyor. Öyle görünüyor ki Ay, her geçen gün uzayın daha da derinliklerine yol almayı amaçlayan insanoğlu için birçok deneyi yapabileceği istasyon olacak. Dünya’dan 55 milyon km ötede Mars üzerinde bir yaşam inşa etmeden önce astronomik ölçeklerde burnuzumun dibi sayılabilecek (400 bin km ötede) Ay üzerinde böyle bir yaşamı deneyimlemek daha akıllıca görünüyor.

esa

Günümüzde hiçbir ülke yalnız başına uzay yarışında liderim diyemez. Artık tüm büyük projeler çok uluslu gerçekleştiriliyor. Belki de Dünya’yı ileride bir çatı altında toplayacak olan şey de budur: Ortak bir uzay hayali. Yani ‘ben tek başıma Ay’a uzay aracı göndereceğim!’ gibi bir hedef koymak yerine ‘Mars’a gidecek şu çok uluslu uzay aracının bir parçasını da ben yapacağım!’ hedefi daha gerçekçi ve daha doğru olacaktır. Özellikle uzay yarışında geri kalmış ancak bir yerden başlamak için çabalayan Türkiye gibi ülkeler için bu en doğru hamle olur. Acil ihtiyacımız olan şey çok uluslu uzay projelerine dahil olabilmektir.

Öyle görünüyor ki bazı uzay filmlerinde işlenen Ay’da üs kurma teması (örneğin Independence Day: Resurgence) çok uzak bir hayal değil. Hayatımız sona ermeden bu olayın gerçekleştiğini görebiliriz. İnanılmaz olayların gerçekleşmeye devam ettiği 21. yüzyıla bakınca, insan 22. yüzyılı görebilmeyi gerçekten çok istiyor. Kim bilir belki daha uzun yaşamanın sırrını bulup emeklilik yaşının 150 yıl olduğu günleri görürüz. Sanırım ömür uzadıkça devletlerin yapacağı ilk iş bu olurdu: Emeklilik yaşını uzatmak. Hatta sırf bu nedenle insan ömrünü uzatmak isteyen devletler bile olabilir.

İsterseniz yazıyı (NASA’nın 1958’de kurulduğunu da hatırlatarak) Atatürk’ün 1936’da Eskişehir Tayyare Alayı’nı ziyaretinde sarf ettiği şu sözlerle bitirelim: ‘Geleceğin en etkili silahı da, aracı da hiç kuşkunuz olmasın tayyaredir. Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de Ay’dan bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görevse Batı’dan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir.

Bilim, mantık ve sevgi yol göstericiniz olsun,

@astronomTurk

Not: Bu yazı 21 Eylül 2016 tarihinde hurriyet.com.tr’de yayınlanmıştır.

Continue Reading

Yazar

Markalaşmada Ucuza Kaçmak Neden Yapabileceğiniz En Kötü Hatalardan Biridir?

Özel Oytun Türkoğlu

Published

on

Marka gelişiminizde ucuza gitmek yalnızca potansiyel müşterilerle bağlantısını kesmekle kalmaz, aynı zamanda düşük satışlar sonucunda şirketinizin kapanmasına neden olabilir.

Markanızın bir hayatı var

Bu neden böyle? Çünkü markanız işinizin ilk izlenimidir ve kötü yapılırsa, belki de sonuncudur. Bazıları için, marka bilinci, lüks bir yatırım gibi gözüküyor (ve bazı durumlarda bu doğru). Bununla birlikte, marka gelişiminizde ucuza gitmek yalnızca potansiyel müşterilerle olan bağlantıyı kesmekle kalmaz, aynı zamanda satışlarınızın düşük olması nedeniyle şirketinizin kapanmasına neden olabilir. Bu, çoğu girişimci için bir kâbus senaryosu. Bu nedenle, markanıza yatırım yapmanın neden yapabileceğiniz en akıllı yatırımlardan biri olduğuna ilişkin bir yazı yazıyorum.

Dürüst olalım, markanızın hikâyesiyle uğraşmak kolay bir iş değildir. İşletmenizin ilk etapta niçin var olduğuna dair amacınıza bağlı olarak, çok fazla düşünmeniz gerekecek. Bir ajansın veya bir danışmanlık firmasının tüm marka bilinci oluşturma hedeflerinize destek olması size kalmış olsa da, bunun size büyük bir faydası olacaktır. İşletmenizi neden başlattığınızın ve neyi temsil ettiğinizin yanı sıra tam olarak nereye gitmesini istediğiniz konusunda emin olmak için birisinden bir dış bakış açısı kazanmak kötü bir fikir değildir. Yarattıklarınız için hissettiğiniz sevgi, müşteriyi en çok etkileyecek şeydir, bu yüzden üçüncü bir şahsa bu güzelliği kendinizden çekip başkalarının da anlayabileceği şekilde aktarmanız hayati önem taşımaktadır.

Çünkü markanızı dış dünyaya açtıktan sonra, onun temsil ettiği şeyin algısı artık yalnızca size aittir.

Okuma Önerisi: Türkiye’den Dünya Markaları Çıkar!

Markanız sadece bir logo değil

Logonuz şirketiniz için en önemli görsel varlıklardan biri olsa da, bu sadece bir başlangıçtır. Buradan, markanızı, pazarlama girişimleri, ürün geliştirme ve müşteri deneyimi geliştirmeleri yoluyla somutlaştırarak markanızı hayata geçirmeniz gerekiyor. Markanızın amacı, sizinle izleyici kitleleriniz arasındaki bir fikri veya gerçeği paylaşmaktır ve bu paylaşılan gerçeğin işletmenizin ahlakına nüfuz etmesi gerekir.

Logonuza gelince, bu sembol, şirketinizin dünyayı nasıl değiştirmeyi hedeflediğini yansıtan bir ahlakı temsil edecektir.

Unutmayın, logonuz tam anlamıyla şirketinizin her yerinde olacak, bu yüzden bu konuda cimrilikten biraz uzak durmak gerekecektir. Ayrıca, doğru yaptığınızda, logonuz markanızın hikâyesini tek bir söz söylemeden anlatma amacına hizmet edecektir.

İnsanlar konuşur, bu yüzden dinlemelisiniz

Markanızın dış dünyayla nasıl etkileşeceğini büyük ölçüde şirketinizin başarısı belirleyecektir. Ticari fuarlardan sosyal medyaya kadar her etkileşim, şirketinizin gerçek kimliği konusunda geçerli bir perspektif verebilir. Pew Research’in belirttiği gibi, dünyada yetişkinlerin % 68’inden fazlası sosyal medyada, bu yüzden potansiyel geri bildirim miktarı muazzam olabilir.

Markanız tüketicilerinizle paylaştığınız evrensel gerçeği temsil edecek. Bunu keşfetmek zor olsa da, ödüller büyük olacaktır. Sadece hikayenizi anlatmaya değil, zamanın testine ayak uydurabilecek bir hale getirmeye hazır mısınız?

Continue Reading

Yazar

Kusursuzluk!

Sezin Örten Sivri

Published

on

Mutlu olmak için, sağlıklı olmak için, zengin olmak için, kariyerimiz için, aşk için ya da ailemiz için çok şey yapıyoruz. Her şey yerli yerinde olsun, tam olsun, istediğimiz gibi olsun diye uğraşıp duruyoruz. Ama nedense bir türlü istediğimiz gibi olmuyor.

Çoğu zaman hayatı ve insanları satranç oyunu gibi kusursuz sanıyoruz. Oysa yaşam, satrançta olduğu gibi öngörülebilir ve sadece attığımız adımlara bağlı değil ki.

Her sabah yeni bir oyuna uyanıyoruz adeta. Kendimizi, satranç oynuyor sanıyoruz ama aslında rulet masasındayız. Bu küçük ve önemli ayrıntıyı gözden kaçırıyoruz. Uğruna çaba sarf ettiğimiz şeylerden hangisinde şansın payı yok ki, ya da sadece bizim elimizde!

Hayat da ‘kusursuz oyun’ satranç gibi olsaydı ne olurdu sanki? Her birimize eşit sayıda ve özellikte taşlar verilseydi. Sırayla yapılan hamleler sonunda kazanan belli olsaydı. Yapılmış ve yapılacak her hamle sadece özgür irademizin ve geçmiş deneyimlerimizin bir bileşimi olarak ortaya çıksaydı. Hamlemizi belli eden, şans ya da başka diğer faktörler olmasaydı.

Verdiğimiz her karar zihnimizden çıktığı gibi tahtaya yansısaydı. Sadece kendi kararlarımız bizi zafere veya mağlubiyete taşısaydı. Oyunu zeka gücümüz ve bileğimizin hakkı ile kazanabilseydik, şansa yer olmasaydı. Daha çok çalışmış ve deneyimli olan kazansaydı. Sadece yanlış hamle seçimlerimizde kaybetseydik.

Kaybettiğimizde, suçu şansa ya da başkalarına atmasaydık. Her zaman üstün olan taraf kazansaydı. Yenildiğimizde, rakibimiz bizi aciz duruma soktuğunda, tek yapabileceğimiz şey onun üstünlüğü kabul etmek olsaydı. Ve bir dahaki seferde,  rakibi yenmek için sadece doğru hamleyi bilmemiz gerektiğini açıkça görebilseydik.

Kazanmak taraflar için mümkün değilse eğer, karşılıklı iki özgür irade oyuncuları olarak, oyunun asaleti karşısında berabere kalsaydık…

Değişim yaşamak mümkün

Hayat da satranç oyunu da, doğaları gereği acımasızdırlar. Satrançta kurallar bellidir. Ne kadariyi veya kötü olursanız olun, ‘şans’ hiçbir zaman sizin kazanmanız için yanınızda olmayacaktır.

Hayat ise kuralsız bir oyundur. Diğer insanlarla olan etkileşimimizden doğan faktörlere bağlıdır ve şans önemli bir etkendirBu nedenle kaybetmenin bahanesi çoktur.

İşte bu farklar satranç oyununu kusursuz kılarken, yaşamda kusursuzluğu imkansızlaştırır.

‘Peki o zaman, elden ne gelir ki?’ diyeceksiniz. Hayatın tüm zorluklarına rağmen onu kusursuz hale getirmek için yapabileceğimiz birkaç şey var.

Hayat da kusursuzluğa yaklaşmış başarılı insanların sırrı, kendilerinden çok şey beklemeleridir. Herkes sürekli olarak kendi performansından sorumludur. Tek bir yenilgi hiçbir şeyin sonu değildir. Hatalı olduğunuzu kabul etmezseniz, yanlışlardan hiçbir şey öğrenemezsiniz. İnsan yaşamının bir alanında haksızlık yaparken, diğer bir alanında haklı olamaz. Yaşam bölünmez bir bütündür.

Kendinizi daha iyi olmaya adamadığınız zaman, daha kötüye gitmeniz kaçınılmazdır. Evet değişiklik ürkütücü ve zordur. Ama insanlar kendilerini güvende hissettiklerinde, tehlikeli görevleri üslenmeye gönüllü olurlar. Büyümenin ve erdemli olmanın yolu, kolay olmayan şeyleri yapabilmekten geçer…

‘Harika’, iyi hissettirir!

Gerçekten harika kişiler, kendi performanslarının yanı sıra başkalarında kendilerini iyi hissetmelerini sağlarlar. Ama sıradanlığı ödüllendirirseniz buna sahip olmaya devam edersiniz.

Kendiniz başta olmak üzere, tanıdığınız herkesi değişim, iyi niyet ve yaratıcılık için teşvik ederseniz, sıradan hayatlar yaşamaktan kurtulursunuz.

Continue Reading

Öne Çıkanlar