Connect with us

Yazar

Markalaşmada Ucuza Kaçmak Neden Yapabileceğiniz En Kötü Hatalardan Biridir?

Özel Oytun Türkoğlu

Published

on

Marka gelişiminizde ucuza gitmek yalnızca potansiyel müşterilerle bağlantısını kesmekle kalmaz, aynı zamanda düşük satışlar sonucunda şirketinizin kapanmasına neden olabilir.

Markanızın bir hayatı var

Bu neden böyle? Çünkü markanız işinizin ilk izlenimidir ve kötü yapılırsa, belki de sonuncudur. Bazıları için, marka bilinci, lüks bir yatırım gibi gözüküyor (ve bazı durumlarda bu doğru). Bununla birlikte, marka gelişiminizde ucuza gitmek yalnızca potansiyel müşterilerle olan bağlantıyı kesmekle kalmaz, aynı zamanda satışlarınızın düşük olması nedeniyle şirketinizin kapanmasına neden olabilir. Bu, çoğu girişimci için bir kâbus senaryosu. Bu nedenle, markanıza yatırım yapmanın neden yapabileceğiniz en akıllı yatırımlardan biri olduğuna ilişkin bir yazı yazıyorum.

Dürüst olalım, markanızın hikâyesiyle uğraşmak kolay bir iş değildir. İşletmenizin ilk etapta niçin var olduğuna dair amacınıza bağlı olarak, çok fazla düşünmeniz gerekecek. Bir ajansın veya bir danışmanlık firmasının tüm marka bilinci oluşturma hedeflerinize destek olması size kalmış olsa da, bunun size büyük bir faydası olacaktır. İşletmenizi neden başlattığınızın ve neyi temsil ettiğinizin yanı sıra tam olarak nereye gitmesini istediğiniz konusunda emin olmak için birisinden bir dış bakış açısı kazanmak kötü bir fikir değildir. Yarattıklarınız için hissettiğiniz sevgi, müşteriyi en çok etkileyecek şeydir, bu yüzden üçüncü bir şahsa bu güzelliği kendinizden çekip başkalarının da anlayabileceği şekilde aktarmanız hayati önem taşımaktadır.

Çünkü markanızı dış dünyaya açtıktan sonra, onun temsil ettiği şeyin algısı artık yalnızca size aittir.

Okuma Önerisi: Türkiye’den Dünya Markaları Çıkar!

Markanız sadece bir logo değil

Logonuz şirketiniz için en önemli görsel varlıklardan biri olsa da, bu sadece bir başlangıçtır. Buradan, markanızı, pazarlama girişimleri, ürün geliştirme ve müşteri deneyimi geliştirmeleri yoluyla somutlaştırarak markanızı hayata geçirmeniz gerekiyor. Markanızın amacı, sizinle izleyici kitleleriniz arasındaki bir fikri veya gerçeği paylaşmaktır ve bu paylaşılan gerçeğin işletmenizin ahlakına nüfuz etmesi gerekir.

Logonuza gelince, bu sembol, şirketinizin dünyayı nasıl değiştirmeyi hedeflediğini yansıtan bir ahlakı temsil edecektir.

Unutmayın, logonuz tam anlamıyla şirketinizin her yerinde olacak, bu yüzden bu konuda cimrilikten biraz uzak durmak gerekecektir. Ayrıca, doğru yaptığınızda, logonuz markanızın hikâyesini tek bir söz söylemeden anlatma amacına hizmet edecektir.

İnsanlar konuşur, bu yüzden dinlemelisiniz

Markanızın dış dünyayla nasıl etkileşeceğini büyük ölçüde şirketinizin başarısı belirleyecektir. Ticari fuarlardan sosyal medyaya kadar her etkileşim, şirketinizin gerçek kimliği konusunda geçerli bir perspektif verebilir. Pew Research’in belirttiği gibi, dünyada yetişkinlerin % 68’inden fazlası sosyal medyada, bu yüzden potansiyel geri bildirim miktarı muazzam olabilir.

Markanız tüketicilerinizle paylaştığınız evrensel gerçeği temsil edecek. Bunu keşfetmek zor olsa da, ödüller büyük olacaktır. Sadece hikayenizi anlatmaya değil, zamanın testine ayak uydurabilecek bir hale getirmeye hazır mısınız?

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazar

Kusursuzluk!

Sezin Örten Sivri

Published

on

Mutlu olmak için, sağlıklı olmak için, zengin olmak için, kariyerimiz için, aşk için ya da ailemiz için çok şey yapıyoruz. Her şey yerli yerinde olsun, tam olsun, istediğimiz gibi olsun diye uğraşıp duruyoruz. Ama nedense bir türlü istediğimiz gibi olmuyor.

Çoğu zaman hayatı ve insanları satranç oyunu gibi kusursuz sanıyoruz. Oysa yaşam, satrançta olduğu gibi öngörülebilir ve sadece attığımız adımlara bağlı değil ki.

Her sabah yeni bir oyuna uyanıyoruz adeta. Kendimizi, satranç oynuyor sanıyoruz ama aslında rulet masasındayız. Bu küçük ve önemli ayrıntıyı gözden kaçırıyoruz. Uğruna çaba sarf ettiğimiz şeylerden hangisinde şansın payı yok ki, ya da sadece bizim elimizde!

Hayat da ‘kusursuz oyun’ satranç gibi olsaydı ne olurdu sanki? Her birimize eşit sayıda ve özellikte taşlar verilseydi. Sırayla yapılan hamleler sonunda kazanan belli olsaydı. Yapılmış ve yapılacak her hamle sadece özgür irademizin ve geçmiş deneyimlerimizin bir bileşimi olarak ortaya çıksaydı. Hamlemizi belli eden, şans ya da başka diğer faktörler olmasaydı.

Verdiğimiz her karar zihnimizden çıktığı gibi tahtaya yansısaydı. Sadece kendi kararlarımız bizi zafere veya mağlubiyete taşısaydı. Oyunu zeka gücümüz ve bileğimizin hakkı ile kazanabilseydik, şansa yer olmasaydı. Daha çok çalışmış ve deneyimli olan kazansaydı. Sadece yanlış hamle seçimlerimizde kaybetseydik.

Kaybettiğimizde, suçu şansa ya da başkalarına atmasaydık. Her zaman üstün olan taraf kazansaydı. Yenildiğimizde, rakibimiz bizi aciz duruma soktuğunda, tek yapabileceğimiz şey onun üstünlüğü kabul etmek olsaydı. Ve bir dahaki seferde,  rakibi yenmek için sadece doğru hamleyi bilmemiz gerektiğini açıkça görebilseydik.

Kazanmak taraflar için mümkün değilse eğer, karşılıklı iki özgür irade oyuncuları olarak, oyunun asaleti karşısında berabere kalsaydık…

Değişim yaşamak mümkün

Hayat da satranç oyunu da, doğaları gereği acımasızdırlar. Satrançta kurallar bellidir. Ne kadariyi veya kötü olursanız olun, ‘şans’ hiçbir zaman sizin kazanmanız için yanınızda olmayacaktır.

Hayat ise kuralsız bir oyundur. Diğer insanlarla olan etkileşimimizden doğan faktörlere bağlıdır ve şans önemli bir etkendirBu nedenle kaybetmenin bahanesi çoktur.

İşte bu farklar satranç oyununu kusursuz kılarken, yaşamda kusursuzluğu imkansızlaştırır.

‘Peki o zaman, elden ne gelir ki?’ diyeceksiniz. Hayatın tüm zorluklarına rağmen onu kusursuz hale getirmek için yapabileceğimiz birkaç şey var.

Hayat da kusursuzluğa yaklaşmış başarılı insanların sırrı, kendilerinden çok şey beklemeleridir. Herkes sürekli olarak kendi performansından sorumludur. Tek bir yenilgi hiçbir şeyin sonu değildir. Hatalı olduğunuzu kabul etmezseniz, yanlışlardan hiçbir şey öğrenemezsiniz. İnsan yaşamının bir alanında haksızlık yaparken, diğer bir alanında haklı olamaz. Yaşam bölünmez bir bütündür.

Kendinizi daha iyi olmaya adamadığınız zaman, daha kötüye gitmeniz kaçınılmazdır. Evet değişiklik ürkütücü ve zordur. Ama insanlar kendilerini güvende hissettiklerinde, tehlikeli görevleri üslenmeye gönüllü olurlar. Büyümenin ve erdemli olmanın yolu, kolay olmayan şeyleri yapabilmekten geçer…

‘Harika’, iyi hissettirir!

Gerçekten harika kişiler, kendi performanslarının yanı sıra başkalarında kendilerini iyi hissetmelerini sağlarlar. Ama sıradanlığı ödüllendirirseniz buna sahip olmaya devam edersiniz.

Kendiniz başta olmak üzere, tanıdığınız herkesi değişim, iyi niyet ve yaratıcılık için teşvik ederseniz, sıradan hayatlar yaşamaktan kurtulursunuz.

Continue Reading

Yazar

Evren’de yaşayan tek canlılar biz miyiz… Nerede Bu Uzaylılar?

Selçuk Topal

Published

on

93 milyar ışık yılı (yaklaşık olarak 93.000.000.000 x 10.000.000.000.000 km!) çapa sahip görünen Evren’de yaşayan tek canlılar biz miyiz? Görünen Evren’de 2 trilyon başka galaksi olduğu düşünülüyor. Her galakside yüz milyarlarca yıldız ve trilyonlarca öte-gezegen olabilir. Bu da evrenin bir köşesinde başka canlıların olma olasılığını arttırıyor. Eğer Dünya oluşmadan önce Evren’in bir köşesinde birçok kez canlılığın ortaya çıkması için gerekli koşullar oluşmuş ise ve bu canlıların bizim şu an hayal edemeyeceğimiz derecede teknolojiye sahip olmak için bolca zamanları varsa neden hala bu tarz gelişmiş bir uygarlık bizi ziyaret edip okeye dördüncü olamadı? Nerede bu gelişmiş uygarlıklar? Neden gelip bir kıtlama çayımızı içmediler henüz?

Nerede bu uzaylılar

Evren gerçekten büyük bir yer. Bırakın evrenin kendisini içinde yaşadığımız galaksi Samanyolu bile bizler için devasa bir yer. Galaksimizden belli bir uzaklıkta bulunan tüm galaksiler bizden ışık hızından daha hızlı uzaklaştığı için (aradaki uzayın toplam genişleme hızı) o galaksilere ulaşmamızın hiç imkanı yok. İsterseniz ışık hızında gidin. Ulaşamazsınız. İşte bu nedenle Evren’in bir köşesinde Dünya dışı canlı olsa bile bize yeterince yakın olmalı ki iletişim kurabilelim.

Fazla uzaklara gitmeden ortalama 400 milyar yıldız içeren kendi galaksimiz Samanyolu’nda Dünya dışı canlı aramak daha mantıklı bir seçenecek olarak karşımıza çıkıyor. Galaksimizde Güneş benzeri 20-30 milyar başka yıldız olabilir. Galaksimizde en az 1 milyar adet Dünya boyutlarında ve Güneş gibi bir yıldızı olan öte-gezegen olduğu düşünülüyor. Ancak biz sadece yaklaşık 4000 adet öte-gezegen belirleyebildik ve bunların da yaklaşık 50 adetinde hayat olabileceğini düşünüyoruz. Bu öte-gezegenlerden biri de uzay aracı göndermeyi planladığımız komşu yıldız sistemindeki Proxima b gezegeni. Bize en yakın hayat barındırma ihtimali olan öte-gezegen.

Nerede bu uzaylılar

 

Galaksimiz yaklaşık 13 milyar yıl yaşında. Dünya ise kabaca 5 milyar yıl yaşında. Yani Dünya ortaya çıkmadan önce galaksimizde yaşam barındıran başka gezegenlerin ortaya çıkmış olması çok büyük bir ihtimal. Hatta bunlar içerisinde bizden sadece birkaç milyon yıl önce ortaya çıkan 1 adet uygarlık bile olsa tüm galaksiyi kapsayan bir GPS sistemi kurmaları için bolca zamanları vardı. Değil mi?

Eğer süper uzay gemileri yapıp galaksinin her köşesine adım atacağız diye yola çıkar ve bu yolculuk boyunca üreme sorunu yaşamadan, yaşamsal gereksinimleri karşılayabilecek teknolojiye sahip olsaydık tüm galaksinin ortalama 2 milyon yılda altını üstüne getirmiş ve her köşesine muhtemelen dönerci açmış olurduk. 2 trilyon galaksi içerisinde döner kokan tek galaksi de burası olurdu. 2 milyon yıl çok uzun bir süre gibi görünebilir ama 13 milyar yıl yaşındaki bir galaksi için 2 milyon yıl aslında çok kısa bir süre. İyi de nerede bunlar?

Nerede bu uzaylılar

Evren’de 3 farklı tip uygarlık olabileceğini düşünüyoruz. Buna Kardaşev Ölçeği deniyor.

Tip I: Yaşadığı gezegenin tüm enerjisini kullanabilme gücüne sahip bir uygarlık. Biz bu ölçekte yaklaşık 0.73 yöresindeyiz. Şu an Tip 0’dan Tip I uygarlığa geçiş aşamasındayız ve belki de 100 yıl içerisinde Tip I uygarlık haline geleceğiz.

Tip II: Kendi güneşinin tüm enerjisini kullanabilen bir uygarlık. Bu bilim kurgu gibi duran ama teoride mümkün bir mühendisliği başarmış olmak anlamına geliyor (örn. Güneş’i çevreleyen Dyson Küresi inşa etmek gibi).

Tip III: İçinde bulunduğu galaksiyi mahallenin arka sokakları kadar iyi bilen ve galaksinin her köşesindeki enerji kaynağını kullanabilen bir uygarlık.

 

Evren’de Dünya dışı zeki canlı olma olasılığının yüksek oluşuna rağmen henüz bu zeki varlıklarla karşılaşmamış olmak çözemediğimiz bir paradoks. İşte buna Fermi Paradoksu deniyor. Her ne kadar yanıtı tam olarak bilemesek de bazı olasılıklar üzerine tartışabiliriz.

1) Evren’in erken zamanlarındaki fiziksel koşullar canlılığın başlaması için elverişli değildi ve ancak yakın zamanda koşullar canlılığa izin verecek derece uygun hale geldi ve canlılık oluştu. Canlılığın ilk örnekleri olan bu uygarlıklar henüz yıldızlar arası yolculuk yapacak kadar ilerlememiş olabilirler. Bakın mesela biz o kadar ilerlemedik henüz.

2) Evren’de geçilmesi çok zor ya da geçilemeyen bazı filtreler olabilir. Önceden hayat barındıran bazı gezegenler bu nedenle artık hayat barındırmıyor olabilir. Dünyamız şimdi hayat dolu ancak bir süre sonra Venüs gibi dev bir sera etkisi gezegeni kavurabilir. Belki Venüs böyle bir ölümcül filtreyi geçemediği için şimdi hayat barındırmıyordur. Küresel ısınma belki de Dünya’nın yüzleşmesi gereken o geçilmesi zor filtrelerden biridir.

3) Belki de teknolojik ilerlemişlik aslında sonumuzu hazırlayan yegane şeydir. Eminim Nagasaki ve Hiroşima’nın sakinleri bu dediğimi daha iyi anlıyor. Ne de olsa onlar bilim ve teknolojideki o ‘muhteşem ilerlemeyi’ bizzat deneyimlediler. Örneğin moleküler nanoteknoloji kontrolden çıkıp Dünya dışı zeki varlıkların olduğu gezegeni yok ederken kendisini çoğaltmış olabilir (Bkz. Grey Goo). Belki bu nedenle geçmişte hayat bulan ileri uygarlıkların yerinde şimdi yeller esiyor olabilir. Bilim ve teknolojideki gelişmişliğin savaşları durdurmak yerine daha kanlı bir şekilde devam ettirdiğini deneyimleyen insanoğlu olarak bu seçenek de kulağa mantıklı geliyor.

4) Belki de Evren’de gerçekten 3. Tip bir uygarlık var ve bizi gözlemliyorlar (bu seçeneği en çok ufocular sevdi biliyorum!). Eğer başka bir uygarlık tehlikeli düzeyde ilerlemişse bu 3. Tip uygarlık tarafından yok ediliyor olabilir. Bu teori doğru olsaydı Dünya’nın çoktan yok edilmiş olması gerekirdi sanırım. Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi filmindeki gibi belki de intergalaktik komite buradan yol geçirmek istediği zaman Dünya yok edilecektir.

5) Şu an sahip olduğumuz ve övündüğümüz iletişim sistemlerimiz gelişmiş Dünya dışı canlılar için çok ilkel olabilir. O nedenle gönderdiğimiz mesajları anlamıyor olabilirler. Ya da onların gönderdiği mesajları biz anlamıyoruz.

6) Dünya dışı zeki yaşam formu var. Ancak onlar bu gezegeni ziyaret ettiğinde Dünya’da henüz canlılık oluşmamıştı. Başka bir tabirle buralar hep tarlaydı. Ve zeki varlıklar not defterlerine ‘bu gezegende yaşam yok’ diye not aldılar ve bir daha gelmemek üzere evrenin derinliklerine yelken açtılar.

7) Son olarak belki de biz gerçekten evrende yalnızız. Dünya dışı yaşam yok. En azından gelişmiş canlılar olarak yalnızız. Başka bir yıldız veya galakside bulunan bir gezegenin yüzeyinde oradan oraya lay lay lom dolaşan ve içinde bulunduğu o minicik alandan daha ötesi hakkında zerre kadar bilgisi olmayan bir bakteri türü olabilir. Eğer Dünya dışı canlılar bu düzeydeyse onların bizi ziyaret etmesini beklemek saçmalık olur.

 

Diğer yandan Fermi Paradoksu olarak bildiğimiz şey aslında Fermi’nin kendi fikri olmayabilir. Aslında Fermi’nin kastettiği başka birşeydi ama her eski hikayede olduğu gibi bu da hata ile Fermi’ye atfedilmiş gibi görünüyor. Örneğin telefonu kim icat etti diye sorsak Graham Bell diyenlerin sayısı Antonio Meucci diyenlerden fazladır. Ya da teleskobu ilk kullanan Galileo diyenlerin sayısı Galileo’den önce teleskop Avrupa’da icat edildi diyenlerin sayısından daha fazla olur. Tarih böyle hatalarla dolu galiba. Elbette Fermi Paradoksu’nun adını değiştirecek değiliz. Yapışmış bir kere. Diğer yandan aslında bu bir paradoks olmayabilir. Evet Evren’de Dünya dışı yaşam olma olasılığı yüksek. Ancak o zeki varlıklar evlerinden çok uzaklara diğer yıldızlara yolculuk yapmak istememiş olabilirler. Bu da Evren’de zeki yaşam olduğunu ama buraya neden gelmediklerini basitçe açıklar. Ya da süper bir uzay gemisi yapıp yıldızlararası yolculuk yapacak derecede teknolojik gelişmişlik gösteren Dünya dışı canlı yok ve işte bu nedenle henüz kapımızı çalan bir uzaylı da yok. Ortada aslında bir paradoks yok. Sadece cevabı olmayan bolca soru var. Hikayeyi merak edenler şu makaleyi okuyabilirler -> Fermi Paradoks?

Nerede bu uzaylılar

An itibariyle evrende Dünya dışında yaşam olduğuna dair elimizde bir bulgu yok. Uzay sessiz ve ölü. Kimse bize seslenmiyor veya sesimizi duymuyor. Galaksimiz Samanyolu ortalama 100.000 ışık yılı çapında ve insanlık olarak gönderdiğimiz radyo sinyalleri 100 ışık yılı öteye ancak ulaşabildi. Eğer tüm Dünya tarihini 24 saate sıkıştırsaydık insanoğlu 24 saatin son saniyesi ortaya çıkmış olurdu. Yani biz bu devasa kozmik deniz üzerindeki Samanyolu denilen bu gökadada daha çok yeniyiz. Henüz içinde yaşadığımız adayı bile tam anlamıyla çözebilmiş değiliz. Okyanustaki başka adalara yolculuk yapmak ise şimdilik imkansız görünüyor.

Nerede bu uzaylılar

 

Eğer evrende yalnız olmak size korkutucu geliyorsa böyle hissetmeniz normal. Zifiri karanlık bir odada tek ışık kaynağınızın bir mum olduğunu düşünün. Mum yandığı sürece ışığınız var. Ama bir süre sonra o ışık sönecek. Yani bir başka deyişle Dünya’daki yaşam yok olacak ve belki de evrendeki tek ışık kaynağı sönmüş olacak. Eğer bunu istemiyorsak gezegenimizdeki canlılığı yok etmeden Tip 3 uygarlığa evrimleşmemiz gerekir. Bunu başarabilecek miyiz? Defolu insan doğasını denkleme katarsak başarabilme olasılığımız sıfıra yakın. O nedenle zaman geçtikçe insandan daha insan başka bir canlıya evrimleşeceğimizi umut etmek beni mutlu ediyor. Siz de deneyin.

Belki de ‘Evren’de dünya dışı zeki yaşam formu var mı?’ sorusuna verilecek en doğru ve basit cevap şu olabilir: ‘Evren’de zeki yaşam olduğunun yegane kanıtı henüz bizimle irtibata geçmemiş olmalarıdır.’

Bilim, mantık ve sevgi yol göstericiniz olsun. #gelecekuzayda

@astronomTurk

Dr Selçuk Topal

Continue Reading

Yazar

Tarımın Neferleri…

Timuçin Demir

Published

on

TARIMSAL SAHADA MÜTEŞEBBİS OLMAK…

 

Ülkemizin çiftçi kayıt sistemine dahil alanlarında istihsalin gerçek mihmandarları olan tüzel kişilerin ve gerçek kişiler yani çiftçilerimizin yakın geçmişte start alan ve halen devam eden, Ziraat Bankası marifetiyle sıfır faizli (0) Tarım Kredilerinden yararlandırıldıkları bilinmektedir. Bu vaziyet gerek üretici ve gerekse tarımsal tesis sahibi yatırımcılar için son derece olumlu bir zaviye yaratmıştır. Bilindiği gibi Global dünyada tarımın ve tarımsal üretimin artması için daha fazla müteşebbis ve taze beynin bu sektöre katılımı kaçınılmazdır. Özellikle ülkemizin geniş tarım alanları düşünülürse, istihdam sağlanması  ve sosyolojik faydaları vs. sebeplerden mütevellit pekçok gerekçe için tarıma yatırım yapan sanayici ve müteşebbis ehemmiyet kazanmaktadır.

Bu hususta bahsi geçen paydaş sayısını arttırma cihetiyle Ziraat Bankasının kredi konusundaki politika ve stratejileri alkışı hak etmektedir.  Hal böyleyken  ilgili kuruma müteşekkir olmak hepimizin millet olarak zaruri borcudur lakin bahsi geçen kredi konumuyla ilgili gerekli düzenleme yapılırken müteşebbisi var edecek ve yeni beyinleri bu platforma dahil edecek en yüksek fayda mamağfi sağlanamamaktadır. Gerekçesi zaten bu kredi ile projesi ve kendi yatarımını finanse etmek isteyen yatırımcıya dayatılan TEMİNAT….tır.

Söz konusu müteşebbis ancak gerekli projeleri banka huzuruna getirmekle kalmayıp, kredilenebilmek için yahut gerekli sermayeyi oluşturmada kullanacağı kredi için teminat bulmak zorundadır. Oysa öz kaynak sıkıntısı olan ama diri bir beyin ve inovasyonu hissettiren projelerle ülke tarımına aksiyon getirecek bu güruhun zaten bırakın teminatı, kendini finanse edecek özkaynağı yetersizdir. Ülkemizin ilgili Bakanlığı ve bankası tarım alanlarında üretimi artıracak ve yeni beyinleri müteşebbis sıfatıyla rekabetçi yarışın içine katacak kontrollü bir metod bularak bu teminat problemini aşmalıdır. Bunu aşmak demek, her anlamda tarıma pekçok yeni ve taze beynin katkı sağlaması demektir. Özellikle bu kriterlere vakıf, inandırıcı ve gelişime açık akil insanların sadece sermaye sahibi olamadığından elenmesi yahut değerlendirilememesi ülke adına büyük kayıptır.

Kaldı ki teminatı olan tarım üreticileri her durumda bu kredileri yıllara sair kullanmaktadır. Mevcut yapı, menkul ve gayrimenkulleri ile varlıklarını korumaktadırlar ve sözü edilen kaynakları kullanmada büyük sorunlar yaşamadan ticari faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Tam da bu noktada, Büyük Türk Devleti’nin anaç yüzü yine ülke insanının ali menfaatlerini gözeterek, bilgisi, projesi ve yeteneği tartışılmaz, üretime ve tarımsal gelişime yenilik ve katkı getireceği aşikar bu  müteşebbis grubun elinden tutmalıdır. Bu cihetle Tarım Bakanlığımız, ülkemizin bankası Ziraat Bankası ile ortak paydada bu süreci nasıl yöneteceği ve çözüme kavuşturacağını birkez daha gözden geçirmelidir. Artık, parası, mal varlığı yada bir finans kaynağı olmayan, işçi, memur yada çifçi çocuğu olup, eğitimini Ziraat üzerine tamamlamış, kafası çalışan, iş bilen, yıldızı parlak, tarım, üretim, tohum, gübre yahut bu hususlarla haşır neşir olup projesini geliştirmiş, fikirleri iktisadi hayata döndürme konusunda yetenekleri tartışılmaz beyinlerimiz ziyan olmasın.

Şüphe yok ki;  yenilikler, yeni beyinler ve yeni düşünceler ile gelişim sağlayacaktır.

Continue Reading

Öne Çıkanlar