Connect with us

Yazar

İnsan Kaynakları Endüstri 4.0’ın Neresine Düşüyor?

Didem Moralıoğlu

Published

on

İnsan Kaynakları Endüstri 4.0’ın Neresine Düşüyor?

Buhar, elektrik, bilişim derken sanayinin çarklarını döndüren dördüncü viraja geldik. Endüstri 4.0 gibi havalı bir isimle anılan bu faz; organizasyonların sınırlarının ötesine geçip yepyeni bir değer zinciri oluşturmayı ve bu zincir boyunca nesneleri, insanları ve makineleri entegre edecek yeni teknolojilerin kullanılmasını amaçlıyor. Bu teknolojileri yaratacak kişilerde bulunması gereken yaratıcılık ve analitik kabiliyetler nasıl gelişecek? Yepyeni bir döneme girerken ihtiyaçları doğru tespit edip doğru yetenekleri organizasyonlarımıza gelmeye ikna edebilecek miyiz? Ve daha da önemlisi, Endüstri 4.0 deyince insan kaynakları açısından hangi teknolojileri ve ötesini düşünmeliyiz?

İşgücünü iyileştirmek için teknolojiye güvenin. Bugün insan kaynakları, geçerliği dünya çapında kabul edilmiş kimi testlere ve İK yöneticilerinin içgörülerine göre zenginleşirken Endüstri 4.0 döneminin potansiyel adaylar için yapacağı analizler çok daha derin ve çok yönlü olacağa benziyor. Zira ilk aşamada yapılan özgeçmiş analizlerine yapay zeka sayesinde eklenecek olan nörolinguistik süreçler ve olasılık hesapları, organizasyonlar için daha faydalı bireylerin engin bir aday okyanusu içinde tespit edilmesine yardımcı olacak. Bunun yanı sıra, iş adaylarınözgeçmişini analiz etmekle de bitmiyor. Adayların taşıması gereken nitelikleri de dikkatle incelemek gerekiyor. Yeni nesil analizlerin gözden kaçırmaması gereken becerilerin başında yaratıcılık geliyor. Bugüne kadar uygulanagelmiş yöntemlerin, işbirliklerinin, süreçlerin ötesini görebilecek bir vizyon, yapay zeka analizlerinin ötesinde, insan kaynakları yetkililerinin özenle araması gereken bir konu olarak öne çıkıyor.

İletişimde geleneksel yöntemlerin yanına teknolojiyi ekleyin.Evet, değerlendirmeciler yüz yüze görüşmelerde içgörüleri edinme konusunda daha zengin bir kaynak sahibi olsalar da bu kaynağın yanına teknolojiyle elde edebileceğiniz veriler eklemek işinize yarayacaktır. Özellikle sanal gerçeklik gözlükleriyle yapabileceğiniz görüşmeler, karşılıklı görüşmeleri aratmayacaktır. Doğru adayı bulma sürecinde zaman maliyetini azaltmak için video görüşmelere daha fazla zaman ayırmanız da doğru bir adım olacaktır zira yüz tanıma, mimik okuma ve ses analizi gibi bilim kurgu filmlerinden fırlama teknolojiler size yardımcı olacak. Adayların heyecan seviyelerini, soğukkanlılıklarını, özgüvenlerini, endişelerini ve kaygılarını, yani diyalogun perde arkasındaki duyguları tespit etmenizde size yardımcı olabilecek teknolojileri benimsemekte gecikmezseniz, doğru adayları şirketinize o kadar hızlı kazandırabilirsiniz.

İşe alımdan sonrası için yeni süreçler geliştirin.Organizasyona en üst pozisyonda giren kişilerin dahi şirket değerlerine, süreçlerine, kültürüne ve diğer çalışanlara alışmak için belli bir süre geçirmesi gerekir. Organizasyona yeni katılan yeteneklere dair verilerin analiz edilmesi sayesinde her bir bireye uygun bir öğrenme ve eğitim süreci kurgulanarak şirket içinde verimlilik artırılacaktır. Hizmetlerin ve ürünlerin kişiselleştirilmesi konusunda harcanan bunca emeğin şirket içi süreçlere sıçraması kaçınılmaz bir durum. Son derece seçkin yetenekleri şirkete kazandırdıktan sonra onlara kendilerini değerli hissettirecek, çalışma hayatlarını kolaylaştıracak, verimliliklerini artıracak ve adaptasyonlarını kolaylaştıracak özel kurgular, şirkete olan bağlılığın kısa sürede yüksek seviyelere çıkmasına da katkıda bulunacaktır.

Endüstri 4.0 ile elde edilecek fırsatlar elbette bunlarla sınırlı değil. Ancak insan kaynaklarının geleceği için bu teknolojileri de kapsayan bir İK stratejisi kurgulanması gerektiğinin göz ardı edilmemesi gerekiyor. Zira rakip şirketler tüm yetenekleri organizasyonlarına dahil etmeyi başardıktan sonra ancak “geride kalanların” en iyilerini yanınıza çekebilirsiniz ki bu da sizi asla zirveye taşımaya yetmez.

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazar

Yeni Nesil Aşk

Volkan Baykara

Published

on

Biz aşkı kimden, kimlerden öğreniyoruz böyle. Bu kadar basit miydi adına aşk dediğimiz şey? Facebook’ta görüp, Twitter ‘da tanışıp İnstagram da sevgili olup, üç gün sonra da başka birine meyil edip gitmek miydi aşk, yoksa Leyla’sını en son gören gözler köpeğin deyip onu öpüp koklayan Kays’ken Mecnun olan adamın yaşadığı mıydı? Ya da içine bir kor gibi düşüp, Şirin’in suretini dağa taşa resmeden Ferhat’ın yaşadığı mıydı aşk? Ya da babası sırf müslüman diye vermeyip Kerem’i elinde sazı ile karış karış gezdiren Aslı’ya duyduğu duygunun adı mıydı aşk? Ya da çok uzağa gitmeyelim.
Bilinen bir türkünün hikayesini anlatalım. “ çok sevdim, o da çok sevdi. O bana mektup yazardı, ben ona yazamazdım. Elin kızının evine mektup mu yollanır, ayıptır. Yaşadığı şehirde bir gazete çıkardı, ben o gazete şiirler yazardım. Herkes onları şiir diye okurken Mihriban bilirdi ki kendine mektuptu onlar. Şimdi evlendi barklandı, sağ mı ölümü bilmem. Nasip değilmiş olmadı.” Bunları anlatırken bile aradan geçmiş kırk elli sene gözünden yaş gelen, ve aldığı terbiyeden ötürü sevdiği kızın adını bile açık etmeye ar eden, ona Mihriban mahlasını takan Abdurrahim Karakoç’un yaşadığı mıydı aşk? Ya da verdiği bir röportaj sırasında sevdiği kızın adını ağzından kaçıran ve “ yazmayın kurban olim, sevda sırrınan olur” diyen naiflikte zirveye vuran Neşet Ertaş’ın edep ettiği miydi?
Ve daha nice örnekler. Anlaşılan o ki biz aşkı bu zatlardan öğrenmemişiz. Bunları her duyduğumuzda tüylerimiz diken diken olsa da, her duyduğumuzda, vay be desek de, biz yine işimize nasıl geliyorsa öyle yaşamışız aşkı. O kadar basite indirgemişiz bu duyguyu, o kadar çok uzaklaşmışız ki bu histen be kaybetmişiz sonunda. Şimdi de ne zaman boşta kalırsak, o boşluğu yalan yanlış hislerle, kişilerle dolduruyoruz. Hem kendimize hem karşımızdakine yazık ediyoruz. Tahammülümüz yok, sabrımız yok, beklemeyi bilmiyoruz, fedakarlık yok, faydası yoksa, yanımızda durmasına bile gerek yok. Yeni asrın hastalığı hissizlik.
Herşeyi çok çabuk tüketiyoruz. Yeme, içme geçtim bunları. Biz artık sevgi, saygı, hoşgörü, insan tüketiyoruz. Çoğu zaman karşımızdakinin de bir kalbi olduğunu, duyguları olduğunu unutuyoruz. Varsa yoksa kendimiz, varsa yoksa çıkarlarımız. Aşk yanmaktır. Elimizi ateşe sokmaya korkuyoruz ama elimizden de maşayı hiç düşürmüyoruz, ateşi sürekli harlıyoruz ama içine girip yanmaya cesaret edemiyoruz. İnşallah bir gün aradığınız gerçek aşkı bulup ve o ateşte birlikte yanmanız ümidiyle…

Attila Volkan Baykara

Continue Reading

Yazar

4 bin yıllık ekmek ve Hitit Mutfağı

Fikri Türkel

Published

on

Evet, 4 bin yıllık ekmek yedim. Ama bu onun yaşı değil, yapılış tarzıyla ilgili bir tarihte. Anadolu coğrafyası arkeolojisi içinde en net tariflerin aldığı en eski mutfak Hitit Mutfağı. Ben de bezelyeli, ballı, peynirli ekmek çeşitlerinden tatma şansı buldum.

Peki, arkeolojik bir yemek çeşidinin bugünkü beslenme tarzımız ve yaşamımız için bir anlamı var mı?

Son yıllarda gastronomi etkinlikleri arttı. Bunların sonuncusu Sirha da geçen hafta İstanbul’da gerçekleşti. Bu yılın sürprizi benim için Hitit Mutfağı oldu.

Hitit, Eti, Gordion, Hattuşa, Kadeş Antlaşması gibi tarihi yerler ve izler Hitit Devleti ile ilişkili olduğunu hatırlatalım. 450 yıl Hititlere başkentlik yapmış Hattuşa antik kenti, 115 yıldan beri arkeolojik araştırmalar devam ediyor.

Antik mutfak deyince en fazla kendinden bahsettiren Hitit Mutfağı olmuştur. Ama kültür ve tarım ilişkisini anlamak için epey eskiye gidelim.

Evet, bu topraklarda tarım deyince 12 bin yıl kadar geriye gitmemiz gerekiyor.

Ilısu Barajı’nın altında kalacak arkeolojik yerleşimlerden biri de Körtik Tepe höyüğü insanlık tarihini değiştiren bulgulardan biridir.

Körtik Tepe, Batman-Bismil arasında; Batman Su ve Dicle Nehri’nin. kesiştiği bölgede ve Batman İli’nin yaklaşık 14 km güneybatısındadır.

Prof. Dr. Vecihi Özkaya ve öğrencileri tarafından gerçekleştirilen kazılardan kurtardıklarımız bütün dünyaya bu toprakları anlatmaya devam edecek.

Kendi köklerimizin izini sürmede, “arke”mizi açığa çıkarmada güvenebileceğimiz tek bilim arkeoloji. Analarımız ve atalarımızın neler yaptığını, nasıl yaşadığını kanıtlarıyla önümüze koyuyor. Teori üretmek için kendi malzemesini, kendi buluyor. Somuta katılıyor ve soyutu üretiyor. Amele olmak da bir arkeolog için gerekli. Bu nedenle bir kazıya katılmak heyecanlı ve yorucu. Ne çıkacağını bilmeden kazdığın topraktan, 12 bin yıl öncesinin kültürüne ilişkin bulunan herhangi bir nesnenin hazzı ayrı…

Elde edilen bulgular, dönemin yaşam biçimi hakkında avcılığın yanı sıra hayvan yetiştiriciliği yapıldığını, yani et, süt gibi ürünlerden yararlanıldığını ve yerleşik hayata köy yerleşimi biçiminde geçildiğini gösteriyor.

Buğday, arpa, darı, çavdar gibi ürünlerin yetiştirilip pişirilerek yendiğini, yine kazılarda bulduğumuz bol sayıda mortar (havan) ile bunların öğütüldüğünü biliyoruz.

Diyarbakır-Urfa arasındaki Karacadağ’da ilk kez elde edilen buğdayın çevreye yayıldığını, Körtik Tepe’nin de bu noktada önemli bir merkez olduğunu anlıyoruz.

Hangi tür buğday konusunda net bulgulara henüz ulaşılamamış olsa da bugün Kastamonu civarında bulunan Siyez Buğdayı, Kars bölgesindeki Kavılca Buğdayı ile Batı Anadolu’daki Karakılçık Buğdayı ile Zerun, Ak, Kırmızı, Sarı, Kırık, Koca, Topbaş, Şahman, Üveyik ve Göderedi gibi yerel buğday türleri de buğdayın atasının bu topraklar olduğunu gösteriyor.

Körtik kazıları bulgularından elde edilen bilgilere göre, süreç içinde bu ürünlerin depolandığını, artı-ürüne dönüştüğünü ve köy yerleşimlerinin bu nedenle önem kazandığını bilmek; paleolitik döneme göre yaşam seviyesinin yükseldiği ve nüfusun arttığı gerçeğini karşımıza çıkarıyor.

Oradan yaklaşık 100 ila 500 yıl sonrasına Şanlıurfa’nın Göbeklitepe’sine gidiyoruz. Tarihin en etkileyici bir başka bulgusuna varıyoruz. İnsanlığın medineleşmesine dair en eski iki belge bu topraklarda.

Buradaki kült yapılarının üretime geçiş aşamasına (tarım ve hayvancılığa) yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.

O günden bugüne bize kalan iki önemli yerleşim yerinden iki önemli ürün var: Buğday ve zeytin… Ardından ise üzüm ve sütlü ürünler geliyor.

Medeniyeti ve ticareti oluşturan en önemli iki madde.

Tarihçi İlber Ortaylı’nın Akhisar Dünya Zeytin Günü’nde söylediği “Zeytinyağı olmasa Akdeniz Ticareti de olmazdı” sözü bu noktada önemli. Akdeniz’i medeniyetin beşiği yapan da zeytinyağı ticareti olmuştur. Bütün dünyaya buğdayın yayılmasının hızını da bu ticaretin yoğunluğuna bağlayabiliriz.

Sirha’daki Hitit Sunumu bu süreci görmemiz açısından önemliydi.

Metro’nun deneyim alanında ise 4 bin yıllık Hitit mutfağından geleneksel lezzetlerin modern yorumlamalarının yanı sıra mikro filizlerden Türk mutfağındaki dönüşüme kadar birbirinden farklı dikkat çeken konular da işlendi. Diğer markaların deneyim alanlarında da başarılı sunumlar gerçekleştirildi.

Hitit özeline gelirsek: Hititlere 450 yıl başkentlik yapmış, Çorum’un Boğazkale ilçesindeki Hattuşa antik kenti, UNESCO “Dünya Kültür Mirası” ve “Dünya Belleği” listelerindeki tek antik şehir unvanıyla Türkiye’nin göz bebeği turizm mekanları arasında yer alıyor.

Doğal, tarihi ve kültürel güzellikleriyle Türkiye’nin önemli turizm merkezlerinden biri olan Çorum, Anadolu’nun ilk medeniyetlerinden Hatti ve Hititlerin kültürel mirasına ev sahipliği yapıyor .

“Tarihi Milli Park” ilan edilen Boğazkale ilçesindeki Hititlerin başkenti Hattuşa, antik şehri çevreleyen 6 kilometrelik surları, anıtsal kapıları, 71 metre uzunluğundaki yer altı geçidi, Büyükkale’deki sarayı, bugüne kadar açığa çıkarılan 31 tapınağı, kentin kuzeydoğusundaki Büyükkaya sırtlarında açığa çıkarılan çok büyük boyuttaki buğday siloları ve Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı ile görülmeye değer mekanlar arasında yer alıyor.

Bilinen en eski Hint-Avrupalı dili temsil eden çivi yazılı tablet arşivleri de barındırması sebebiyle 2001 yılında da UNESCO’nun “Dünya Belleği Listesi”ne dahil edilen Hitit Medeniyeti’nin başkenti, UNESCO’nun her iki listesinde de yer alan tek antik şehir unvanına sahip antik şehir olarak dikkat çekiyor.

Milattan önce 1280’de Hititler ile Mısırlılar arasında yapılan ve tarihte bilinen ilk yazılı antlaşma Kadeş Antlaşması’nın da imzalandığı başkent olarak da bilinen Hattuşa, 115 yıldır sürdürülen arkeolojik kazı çalışmaları, tarihi yapıları, bakım ve onarım çalışmalarının yapılması için Almanya’ya götürülen ve 94 yıl aradan sonra doğduğu topraklara getirilen Boğazköy Sfenksini de barındıran Boğazköy Müzesi’ndeki eserleriyle görsel bir şölen sunduğu ziyaretçilerini adeta tarihte de yolculuğa çıkarıyor.

Metro Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Boris Minialai, ekmeğin Hitit kültüründe özel bir yer tuttuğunu, Hititler’in pişirdikleri en iyi ekmekleri Tanrılarına hediye olarak sunduklarını vurgulayarak, “Hitit kültüründe ekmek sadece bir yemek değil, özenle hazırlanan kültür törenlerinin özel bir öğesiydi. Ancak bu tarifleri bulmak da hiç kolay değildi. Yazarlar Asuman Albayrak, Ülkü M. Solak ile Gıda Mühendisi ve Arkeolog Dr. Ahmet Uhrî, ‘Deneysel Bir Arkeoloji Çalışması Olarak Hitit Mutfağı’ adlı kitabı oluşturdu. Metro Kültür Yayınları tarafından yayınlanan bu eser, Türkiye’de yapılan sayılı çalışmalar arasında yer alıyor. Bu kitap, 4 bin yıllık Hitit mutfağını yeniden gün ışığına kavuşturuyor” şeklinde konuştu.

Bu kapsamda Metro Türkiye ve Gastronometro standında 4 bin yıllık antik tabletlerdeki anlatımlara uygun tarifle Çorum’daki bir fırında özel olarak hazırlanan bezelyeli, narlı, peynirli, incirli, sade, haşhaşlı çeşitleriyle dikkat çeken Hitit ekmeklerinin tadımı da yapılıyor.

Ekmeğin Fransız kültüründe de ‘sanat’ olarak kabul edildiğine dikkat çeken Minialai, “Ekmekle ilgili çok sayıda Fransız atasözü var. Bir şeyleri çok sevdiğimiz zaman, ‘İyi bir ekmek kadar iyi’ deriz. Benim büyüdüğüm ailede ekmeğin ters dönmüş olması kabul edilebilir bir şey değildi. Bu ekmeğe duyulan saygının bir göstergesi. Aslında Türkiye’de de ekmeğe duyulan saygının benzer göstergeleri var. Yere düşen ekmeği öpüp başına koymak gibi. Bu benim her zaman çok dikkatimi çekmiştir. Bugün burada kültürleri şekillendiren ve kültürle şekillenen ekmeği konuşuyor olmaktan çok dolayı mutluyum” dedi

Bir lokma Hitit Ekmeği beni 12 bin yıllık bir yolculuğa çıkardı. Ekmek nimettir ve kutsallık yükleriz ona. Bu kültür değerini asla unutmamalıyız.

Continue Reading

Yazar

Post Gerçeklikten Post Huzura Evriliyoruz…

Didem Moralıoğlu

Published

on

Post Gerçeklikten Post Huzura Evriliyoruz…

Ramazan ayı; kötü duyguların azaldığı, paylaşma, huzuru artırma gibi iyi duyguların arttığı bir aydır. Yardımlaşmak, iyi bir insan olmak, birbirimizi sevebilmek, insanları sevebilmek ve merhametli olmak gibi duyguların fazlalaşmasıdır. Kin, nefret, öfke, kıskançlık gibi zehirli duygularından arınmaktır Ramazan ayı. İşte zehirli duygulardan arınıp insandaki soyut duygu alan huzuru arttıran Ramazan ayı huzur veren bir aydır. Peki, ne kadar huzurluyuz ya da bu ay huzuru bulabilecek miyiz? Gerçek olan nedir ya da gerçeklik dediğimiz kavram post gerçeklik olarak artık doğruların, hakikatelerin, önemini yitirdiği modasının geçtiği bir var olma anlamına mı geliyor dersiniz…

Özellikle gıda sektöründeki firmaların, bankaların ve cep telefonu operatörlerinin kampanya atağına kalktığı bu dönem, hem gıda sektörü hem de hazır giyim sektörü açısından gerçek bir değerlendirme yapacak olursak Ramazan Bayramı’na kadar perakende sektörü için zor geçeceğe benziyor.

Gıda perakendecisi için ayrı bir önem taşıyan bu ay bereketi ile gelmeye hazırlanırken, aylar evvelinden başlayan kampanya çalışmaları artık nihai bir sonuca varmış durumda. Tüm insertler, mağazaların giriş bölümleri ramazan paketleri, ramazana özel kampanyaları ve indirimlerle dolup taşacak adeta. Peki, asgari ücretin net 1.603 TL olduğu ülkemizde, alım gücü olarak değerlendirecek olursak tüketici bu bereket ve huzur ayına nasıl karşılık verecek dersiniz?

TÜRK-İŞ’in Nisan ayı araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarının yani açlık sınırının 1.680,33 TL, gıda harcaması ile birlikte giyim, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise yani yoksulluk sınırının da 5.4473,38 TL olduğu gerçekliğinden bahsediyorum. Gerçeklik ve huzur özellikle yan yana durduğunda güzel iki kelime gibi görünse de, günümüzde her ikisi de önemini yitirmiş durumda. Ramazan ayı ile beraber huzur ayına adım attığımızı düşündüğümüz bu dönemde, tablolara baktığımızda gerçeklik kavramı tokat gibi yüzümüze vuruyor. TL’nin bu kadar değer kaybetmesiyle 2006 yılında 1 TL ile 78 gram et alınabilirken, 2018’de yine 1 TL ile 25 gram et alınması pazara veya sokağa çıkan tüketiciyi artan yoksullukla da baş başa bırakıyor. Peki, bu tablo alım gücü olanları huzurlu, alım gücü olmayanları da huzursuz mu kılacak. Yoksa huzurun tanımı hepimiz için değişmeye mi başlıyor.

Gıda perakendecisi için bereket ayı olsa da bu ay, üzerine bir de seçimlerde eklenince ekonomik anlamda bu kadar çok belirsizlik ve huzursuzlukla, tüketici alış veriş davranışlarını da önemli ölçüde etkileyeceğe benziyor. Belirsizlikler kör topal giden ekonomik şartlarla birlikte, istikrarsızlık ülkede huzursuzluk sorununa da davet çıkartıyor.

TÜIK’in raporlarına göre perakende endeksi artıyor ama yeterli değil. 2017 yılındaki kur artışına baz alacak olursak aynı yılın 2’nci yarısında yeni mağaza açılışı konusunda frene basan perakende sektörü küçülmeye doğru giderken birçok büyük marka da küçülme eğilimini kira indirimleri veya çatı marka altında toplama şeklinde devam ettiriyor.

Bu kadar istikrarsızlık olunca tüketici için geçim derdi de kaçınılmaz oluyor. Huzura kavuşacağımız Ramazan ayında, huzur ve gerçeklik kelimeleri de yavaş yavaş post gerçeklikten post huzura doğru evrilmeye başlıyor. Peki, ne yapmak gerekiyor? Farkında olmak gerekiyor. Bize çizilen gerçeklerin farkında olmak gerekiyor. İnsan farkında olmalı ki huzuru bulabilsin. Eşitliğin, birlik ve beraberliğin farkında olmalı ki huzuru bulabilsin. Benim çocukluk anılarımdan kalan Necip Fazil Kısakürek’in çok güzel bir sözü vardır: “Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.” derdi. Sanıyorum bu sözlerle büyümüş bir nesil adına; paylaşmaya ve huzura her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bu mübarek Ramazan ayının hepimize birlik ve beraberlik getirmesi dileğiyle

Continue Reading

Öne Çıkanlar