Connect with us

Yazar

Gurbet Bekçileri

Elif Akpolat

Published

on

Türkiye’de son yıllarda; göç, uyum, uyumsuzluk, yabancı, öteki kavramları çok tartışılır oldu. Bu kavramların gündeme gelmesinde şüphesiz ülkemizde her geçen gün niceliği artan göçmenler etkili.
Göç kelimesi her geçtiğinde Edip Cansever’in ‘ Mendilimde Kan Sesleri’ şiirini anımsarım.

‘’ Çocuklar , kadınlar, erkekler..
Trenler tıklım tıklım..
Trenler cepheye giden trenler gibi…
İşçiler,
Alman yolcusu işçiler
Kadınlar..
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi..
Ellerinde bavullar, fileler, kolonyalar, su şişeleri..
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlerde büyüyenler…

Türkiye için kuşkusuz göç dendiği zaman 1961’de imzalanan Ankara sözleşmesiyle Almanya’ya gönderilen Türk işçilerimiz akla gelir.

Almanların deyimiyle ‘Gastarbeiter( Misafir işçiler). Sadece belli bir zaman dilimi için sözleşmeleri yapılan, zamanı gelince ülkelerine geri gönderilecek işçiler.
Tüm sağlık kontrollerinden geçirilerek, dişleri dahi sayılarak, mahir ellere sahip güçlü kuvvetli, Türk misafir işçiler.
Almanya bu ilk göçen işçiler için yeni ekmek kapısıydı, işsizliğin sonuydu. Almanya’da çok para kazanacaklardı. Gazeteler bile yazıyordu. Çöpçüler bile ayda binlerce lira kazanıyordu.

Necati Cumalı bir şiirinde işçilerin bu psikolojisini dillendirmiştir:

‘’ İşsizlik yarı aç toprağımız kıt…
Yıllar yılı inandık düşleriyle yaşadık
Tanrının sevdiği kullarına
Bağışladığı cennet Almanya’ydı…

Anadolu’nun her köşesinden akın akın Almanya’ya gitmek isteyen insanlar geliyor. İş ve İşçi bulma kurumu önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlardı.

Tomris Uyar, Ormanların Gümbürtüsü adlı öyküsünde, İş ve İşçi Bulma kurumu önünde çığ gibi büyüyen Almanya’ya gitmek işçileri şöyle anlatmıştır:

‘’Geldiler. Demir parmaklıkların önünde yerlerini aldılar. Öbürlerine karıştılar..’’

ilk gidenlerin bir kısmı kırsal bölgeden – karasabandan- Türkiye’nin batı kentlerine dahi uğramadan Sirkeci’den Almanya’ya uğurlandılar. Tek bir Almanca kelime bilmeden, ellerinde tahta bavullarıyla..
Onlar için Sirkeci’de başlayan 2-3 gün süren kara tren yolculuğu Münich, Ştuttgart, Köln..vs istasyonlarında davul zurnalarla yapılan karşılamalarla son bulmuştur.
Bu misafir işçiler ellerine tutuşturulan sözleşmelerle davetli olarak gelmişlerdi. Bu iş sözleşmeleri genelde iki yıllıktı. Ama genç ve sağlıklı Anadolu emekçileri gelir gelmez kısa sürede yaşam ve iş koşullarına uyum sağlamışlardı. Hem uyumlu hem çalışkan olmalarının dışında iş ve ekmek dışında neredeyse beklentileri olmayan saygılı, alçakgönüllü, Gözütok insanlardı.
Bu yüzden Almanlar başta misafir işçiler dedikleri Türkler için zamanla ‘ biz işçi çağırdık, insanlar geldiler. İfadesini kullanacaklardır. Bu ifade Almanya’ya giden insanları niteliğini tanımlamak, anlamak için oldukça önemlidir kuşkusuz.

Almanya’ya ilk ayak basanlar için İstasyonlar ayrı anlam taşıyacaktır. Bahnhof dedikleri istasyonların her zaman yeri farklı olacaktır.
Aras Ören’inin 1981’de yayınlanan Bahnhof adlı şiiri bu durumu çok iyi anlatır:

Yüzeyden bakılınca
Kucaklaşmak hemşerilerle
Alışverişten, pahalılıktan
Kazançtan ücretlerden konuşmak için gelinir.

Nerde
Bahnhoflarda davullar, zurnalar
Çalmıyor, yok onlar
Bahnhoflarda tedirgin bir kalabalık var
Yarınlara bilet bulamayan…

Alman tren istasyonları ilk hedef, Almanya’ya atılan ilk adım, edinilen ilk izlenimdir. İlk gelen işçilerin buluştukları, özlemlerini giderdikleri yerlerdi. Gurbetten sılaya uzanan yoldu.. Yolun sonundaki sevgili, evlat, anne-baba özlemiydi.

Bu ilk giden işçiler sıkıntılarını içlerine atıyorlardı. Sıkıntılar daha çok psikolojikti. Aileden ve memleketlerinden ayrı düşmek, yabancı gıdalara maruz kalarak yeme alışkanlıklarından vazgeçmek zorunda kalmak, içsel sıkıntı yaratıyor en başta mide rahatsızlıkları baş gösteriyordu. sıla özlemi dayanılmaz hale geliyordu.
Almanya’ya yaşanan bu işçi göçünün dönemin edebi eserlerine yansıdığını görüyoruz. Örneğin Fakir Baykurt; Almanya’da Gece Vardiyası, Barış Çöreği, Duisburg Treni, Yüksek Fırınlar, Koca Ren, Yarım Ekmek isimli öykü ve romanlarıyla Almanyadaki Türk işçilerin dünyasını, bu yaşamda yaşanılan değişimi, gündelik yaşamları, karşılaştıkları zorlukları, özlemleri, umutları kaleme almıştır.

Edebi eser demişken akla gelen en bilindik kitap sanırım’ Fikrimin İnce Gülü’ adlı kitaptır. Adalet Ağaoğlu bu romanında Almanya’da çalışan Bayram’ı Kapıkule’den alıp ‘ Bal rengi’ mersedesiyle köyüne kadar götürür. Köyünde ezilmiş, hor görülmüş Bayram göçün değiştirdiği, köylüsüne yabancılaştığı binlerce işçiden biridir. Bayram tüm köyün kendisini beklediği düşüncesiyle köyünün yoluna düşse de ‘ hiçbir yolun sonunda kimse Bayram’ı beklemiyordur. Ama bayram bunu bilmiyordur.
1960’lı yıllarda başlayan göçler 1966-67, ve 1973 yıllarında yaşanan ekonomik daralma ile zaman zaman azalsa da göçler devam etmiştir. Özellikle Türkiye’de ki 1980 darbesiyle göç edenlerin profilinde de kısmen değişim yaşanmış Türkiye’deki özellikle yazar, sanatçılar Türkiye’deki politik ortamdan dolayı Almanya’ya yerleşmişler, ülke hasreti çekmişlerdir.
Örneğin Tezer Özlü bir yazısında:
….bu yeryüzünde her şey olmak isterim, âmâ Berlin’de yaşlı yalnız bir kadın olmak, asla…

Almanya kimilerine göre taşı toprağı altın memleket, kimisi için acı vatan, kimisi için ekmek kapısı, kimileri için sürgün yeri olmuştur.
21. yüzyıl’a gelindiğinde Türkiye’ye yönelik göçlere bakıldığında Türkiye’de birileri için vatan haline gelmeye başladı farklı gerekçelerle. Ama hala göç ve göçmenlik kavramı da tüm dünya için olduğu gibi bizim için de hala güncelliğini koruyor. Dolayısıyla bu olgu daha nice romana, şiire, öyküye esin kaynağı olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Medyakafa.com Elif Akpolat

 

Advertisement
Click to comment

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazar

İstifa etmek mi daha zor kalmak mı?

Canan Duman

Published

on

İstifa etmek her zaman zor alınan bir karardır. Çalışanların kurumdan, yöneticisinden daha sık şikâyet etmesi, şikâyet ettiği konularda iyileşme görmemesi, işin rutin hâle gelmesi, işe duyduğu heyecanı kaybetmesi, kendini işe verememesi, aidiyet duygusunu yitirmesi, baskı altında hissetmesi, gelişim ve terfi imkânı bulamaması, mobbinge maruz kalması, ağır mesai şartlarına katlanamaması, daha depresif ve mutsuz olması istifa öncesi görünen durumlardır. Çalışanlar başka bir işle koşullarını değiştirmek istese de genelde harekete geçememekte, mevcut işinde kalmaya devam etmektedir. Yeni bir iş arayışı içinde olsalar da iş görüşmelerine katılım sağlasalar da gerek kıdem haklarını kaybetmemek gerek risk alıp mevcut düzenlerini bozmamak için değişiklik yapmakta çekimser kalmaktadır. Uzun yıllar aynı kurumda çalışanlar için istifa kararı almak daha zor olmaktadır.

Peki istifa etmek mi daha zordur, iyileşmeyen koşullar altında çalışmaya devam etmek mi?

İstifa doğru zamanda, uygun koşullar oluşturularak ve planlanarak yapıldığında kariyer yönünde olumlu bir adıma dönüşebilmektedir. Önemli olan bireyin kariyer yol haritasında neyi hedeflediği ve bu yola hangi basamaklarla çıkacağını planlayabilmesidir. Düzelmeyecek sorunları önden görüp, çözümünü üretebilmesidir. Çalışanların mevcut konumlarından memnun kalmaması daha iyi koşullarda bir iş araması olağandır. Önemli olan değişime hazırlıklı olmaktır. Riskleri yönetebilecek soğukkanlılığı ve cesareti gösterebilmektir.

Değişim herkes için zordur ve zaman sınırlı bir emtiadır. Kariyer yol haritasında yılları doğru planlamak gerekmektedir. Bireyin peşinden gitmek istediği hayatı takip etmesi tercihlerine bağlıdır. Heyecan duyulmayan, sevilmeyen bir işe gitmek bu nedenle fiziksel ve ruhsal sağlığını kaybetmek için beklemek doğru değildir. Stres, çalışma arkadaşları, eşler, çocuklar, aile ve dostlarla olan ilişkileri de olumsuz etkilemektedir. İşte verimliliğin azalması ise ne bireye ne de şirkete hizmet etmektedir. Tüm bunlara ilave olarak düşük maaş, kariyer gelişimine katkı sağlayacak beceri, bilgi ve eğitimden yoksun kalmak, mesleki gelişim gösterememek çalışanlara huzursuzluk hissi vermektedir. Bir iş çalışana sadece maaş vermemeli yaklaşımı içinde olan çalışanlar; yeni projeler üzerinde çalışarak yeni beceriler, uzmanlık veya sertifikalar kazanmak, kendilerine daha fazla yatırım yapmak, eğitimler, kurslar ya da konferanslara katılarak mesleki gelişim sağlamak, daha deneyimli kişilerden mentorluk almak istemektedir. Beklentileri karşılanmayan, terfi alamayan, potansiyellerinin performansa dönüşmesine izin verilmeyen çalışanlar bu faktörleri değiştirmek için önce kurum içinde gerekli görüşmeleri yapar, çözüm bulamadıklarında da istifa etmeye yakın dururlar.

Mevcut işinden olabildiğince fazla şey aldığını düşünen, işine derin bir bağlılık hissi duyan, kurumdan, patronundan ve meslektaşlarından kariyerine yardımcı olacak çok şey öğrendiğini düşünen çalışanlarda kuruma duyulan sadakat duygusunu yenerek istifa kararı almak zorlaşmaktadır. Sadakat, bir kurumda kalmaya veya ayrılmaya karar vermede bir etken olmamalıdır. Her işin hatta en iyi olanların dahi bir son kullanma tarihi vardır. Çalışanlar için alanlarını büyüttüklerinde veya yeni bir vizyona sahip olduklarında görev süresinin dolduğunu söylemek mümkün olsa da çalışanlar kendilerini yeni bir pozisyonda hayal etmenin önüne birtakım engeller koymaktadır. Bu engeller şunlardır:

Korku: Korku, yeni işte neyle karşılaşacağını bilememekten ileri gelse de tam olarak neden korkulduğu belirlenmeli, adı konulmalıdır. Neden para mı? Zorlu iş piyasası mı? Korkunun adını koymak uyarıcı olacaktır ve risklerin üstesinden gelmenin yollarını bulmayı sağlayacaktır.

Konfor alanı dışına çıkamamak: Çalışanların bildikleri ortamlar, iş hayatında sağlanan istikrar her zaman daha güvenilir ve daha konforludur. Değişim tereddüt ettirmektedir.

Yeni işte beklentileri karşılayamamak: Yeni işin mevcut işten daha iyi olmayacağı endişesini yaşamak, benzer sorunları yeni işte de yaşamaktan emin olamamaktır.

Yeni işin mevcut işte asgaride aynı koşulları sağlayacağından emin olamamak: Mevcut işin sağladığı sosyal hakları kaybetmeyi istememektir.

Yeni çalışma ortamındaki kişilerle uyum endişesi yaşamaktır.

Çalışanların sevmediği, kendini ait hissetmediği işlerde kalmasının, mutsuz olmasının önündeki engellerden biri de gelirini kaybetmektir. İstifanın ardından kısa sürede iş bulamamak ödeme düzenini aksatmakta, uzun süreli, boşluk suçluluk duygusunu tetiklemektedir.

Gerçek şu ki, olumsuz bir zihinsel tutumun ciddi sonuçları vardır. İstifa etmek, iş dünyasının doğal bir parçasıdır. Bir geri adım değildir. Doğru bir işte olduğundan emin olmayan çalışanların yapması gerekenler; sahip oldukları yeteneklerin envanterini çıkarmak, güçlü ve zayıf yönler üzerinden kendini değerlendirmek ve istedikleri iş için eksik gördükleri becerilerini geliştirmektir. Tutkularını keşfetmek ve ne kadar kararlı olduklarını test etmektir. Bir adım atmadan önce hayatta ne yapmak istediklerine, kendilerini beş yıl sonra nerede hayal ettiklerine cevap vermektir. Net hedefler belirlemek, ne istediğini resmetmektir. Hedeflerin gerçekleşeceğine inanmaktır. Sadece bir değişiklik yapmış olmak için iş değiştirmek aynı noktada kalmayı sağlamaktadır.
Sıradanlıktan uzaklaşmak ve konfor bölgesinin dışına çıkmak kişisel ve profesyonel ilerleme için gereklidir. İstifa etmek bu açıdan daha kolay görünse de; istifa etmeyip kurumda kalmaya karar verenlerin de şikâyet etmeyi bırakması ve işin gerektiği gibi davranması önerilmektedir.

Ayrıca istifa etmeyi alışkanlık hâline getirmek, sık aralıklarla iş değiştirmek uygun değildir. İşverenler iş değişiklikleri arasındaki süreye dikkat etmektedir. İstifa etmek iyi planlanmadığı takdirde suçluluk yolculuğuna dönüşmektedir. İstifa etmek her zaman çözüm getirmediği gibi istifa etmeden iyileştirilmesi mümkün sorunların üzerine gidilmelidir. Son yıllarda bir işte uzmanlık kazanmadan istifa edenlerin sayısında artış görülmektedir. Her geçen gün daha fazla insan işlerinin değerini, hayat dengesini ve işin aslında onları istediği şekilde sunup sunmadığını sorgulamaktadır. Sadece genç nesil değil eski nesil de geleneksel iş tarzını ve hayatlarındaki yerini sorgulamaya başlamıştır. Bireyin hangi alanda gelişmek istediğine, neyi başarılabileceğine ve önceliklerinin neler olduğuna ilişkin öz farkındalık içinde kendini tarafsız değerlendirerek kariyerini planlaması gerekmektedir. Kendinin farkına vararak anlamaya başlamayan kişiler, geleceğe yönelik olarak kişisel kariyer yolunu çizmekte başarısız olmaktadır.

 

Continue Reading

Dünya

Türk Gıda Sanayi için Uzakdoğu’da ve Pasifik’te büyük fırsatlar var

Fikri Türkel

Published

on

Üç hafta önce Tayvan’a kapsamlı bir inceleme gezisi imkanı buldum. Bu ikinci gidişim oldu. 10 yıl önce, Türkiye’de farklı bir “Çayevi” kurmak amacıyla genç bir girişimci ile birlikte iş görüşmesine gitmiştik. İkinci gezim de yine gıda amaçlı oldu.

Tayvan Ticaret Merkezi (TAITRA) İstanbul Ofisi, Tayvan ve Türkiye arasındaki ticari ilişkileri geliştirmek amacıyla faaliyet gösteren bir kurumdur. Bu amaçla Türkiye’de ve Tayvan’da yıl boyunca çeşitli sektörlere yönelik B2B toplantılar, fuarlar ve seminerler organize ediyor.

TAITRA, Haziran ayında düzenleyeceği Food Taipei – Taipei Pack ve Horeca fuarlarına yönelik olarak, tanıtım amaçlı bir medya turu düzenlemiş. Bu tura katılmak üzere Türkiye’den sadece beni davet etti.

Tayvan’ın sunduğu avantajlar

Tayvan’ın konumu, Uzakdoğu ile iş yapmak isteyen işadamı ve girişimciler için bazı avantajlar sünüyor. Türk işadamları, ücretsiz olarak Tayvan gümrüğünde vize alıp, ülkeyi ziyaret edebiliyor.

Ayrıca, Tayvan’ın konumunu iyi bilmek gerekiyor. Çin’in önemli limanlarına yakın Çince konuşan bir ada ülkesi olmanın yanı sıra Japonya, Güney Kore, Vietnam’a da yakın dinamik bir ülke yapısı var. Bunun yanı sıra Avustralya, Malezya, Endonezya, Singapur gibi Pasifik ülkeleriyle de yakın ikili ilişkileri var.

Tayvan üzerinden bu ülkelere ulaşmak ve ticari ilişki geliştirmek çok daha kolay. Dijital teknolojide öncü ülkelerden biri olan Tayvan, yüksek teknolojinin yanı sıra güçlü bir uluslararası ticaret merkezi olarak da konumlandırıyor. Ülkede çok az Müslüman olmasına rağmen, bölgedeki trilyon dolarlık talep doğrultusunda Helal Pazara yönelik de bir hub olmak istiyor.

Türkiye’nin el yapımı ürünleri için makina yapıyorlar

Türkiye’nin tarım ve gıda alanındaki güçlü yönlerini biliyorlar ve bu doğrultuda gıda makina sanayiine yönelik üretimleri dikkat çekiyor. Her gıda makina üretim şirketine gittiğimizde baklava yufkası, mantı, içli köfte, poğaça gibi el yapımı ürünlerimiz için makine geliştirdiklerini söylediler ve yapılan makineleri gösterdiler.

Aslında bütün dünyadaki artizan denilen geleneksel el yapımı pastane ürünleri, gıda perakendeciliği için makineler geliştirmişler. Bunların pek çoğunu Türk makine sanayicileri de yapabiliyor ama yine de niş alanlara hitap eden üretimlerle karşılaştım.

Gıda sanayi için etkileyici iki yenilik!

Beni en çok etkileyen iki yenilikten bahsetmek istiyorum. Tayvan’ın en büyük gıda şirketi olan Imei’de, pirinçten yapılmış yenilebilir gıda kaplamaları oldu. Daha önce soya fasulyesinden bunların yapıldığını duydum, okudum ama ilk defa pirinç ambalaj ile karşılaştım. PVC veya benzeri ambalajlar yerine kullanılan bu ürün, gıda ile birlikte yenilebiliyor. Herhangi bir katkı maddesi ve zararlı bir madde içermiyor. Geri dönüşüm sorunu olmayan ve pirince katma değer kazandıran bir nitelik taşıyor. Bunun yaygınlaşacağını ve Türk gıda sanayicilerinin de bunu kullanması gerektiğini düşünüyorum.

İkinci etkilendiğim ürün ise meyve, sebze ve her çeşit taze gıdayı, günlük tazeliğinde yıllarca saklayabiliyor. Japonlar tarafından iki yıl önce bulunan bu teknolojiyi Tayvanlı şirket, hem uygulamasını yapıyor hem de dağıtımını gerçekleştiriyor. Cells Alive Systems (CAS) denilen sistem, soğuk hava ve bir çeşit dalga yayarak bu özelliğini gösteriyor.

Soğuk hava depolarının içine belli aralıklarla yerleştirilen tabak şeklindeki bu cihazlar, ürünleri günlük tazeliğinde tutuyor. Şimdilik, katma değerli olduğu için sadece balıkları taze saklamak için kullanılan bu teknoloji kısa süre içinde her çeşit gıda için kullanılabilecek.

Gıda israfı ile mücadelenin yeni yöntemi

Zaten firma yetkilileri, bu sistemin gıda israfını önleyecek önemli bir araç olduğunu düşünüyorlar. Malum Türkiye, Avrupa’nın ikinci balık ihracatçısı ülke konumunda. Bu sistem ile balık restoranlarına her mevsim her balığı günlük tazeliğinde ulaştırabilirler. İleride de maruldan domatese, elmadan şeftaliye her ürün için bu teknoloji kullanılabilir.

Türk gıda sanayi, çoğumuzun tahmininin ötesinde bir birikime sahiptir. Gıda ihracatı normal seyrinde artarak devam ediyor ama gıda perakendeciliğinde kendimizi yeterince gösteremiyoruz. Halbuki gıda sanayi ile gıda perakendeciliğinin birbirini destekleyen bir özelliği var.

Bütün dünyada gıda perakendeciliği gelişiyor. Mesela, Tayvan’da sadece bir Türk restoranı bulunuyor. Her zaman çok kalabalık olduğunu öğrendim. Bir de Türk Dondurmacısı gördüm. Yüzlerce benzeri açılabilir. Talep de bulur. Türk Mutfağının girdiği yere, her çeşit ürünümüz rahatlıkla girer.

İşte bölgeyi tanımak için Taipei Food veya benzeri fuarlara gidip, durumu yerinde görüp, değerlendirmek her girişimci için büyük fırsatlar açacaktır.

Continue Reading

Yazar

Lale Zamanı

Elif Akpolat

Published

on

Nisan ayı; ısınan havalarla, açan birbirinden eşsiz güzellikte renkli çiçekleriyle baharın gelişini bize muştuluyor.
Şehrin stresi, kirli havası, betondan yapılarına – aman canım sen de- diyen bu çiçeklerin sunduğu görsel ziyafetin etkisiyle baharın iyimser ruh haline kapılıveriyoruz.
Özellikle İstanbul’da yaşayanlara baharla en özdeş çiçek nedir diye sorulsa herhalde birçoğunun vereceği cevap lale olurdu. Zira son yıllarda yapılan lale festivallerinin katkılarıyla lale eski tahtına oturmuş görünüyor.
Eski tahtı dedik çünkü lalenin; Türk kültürü, Osmanlı kültürü hatta Avrupa kültürü içerisinde yadsınamaz bir yeri olduğu gibi bir çağa da damgasını vurduğunu söylesek abartmış olmayız.

Bu güzel mistik çiçek Asya’dan Altay dağlarından Türkler tarafından getirilmiş, İstanbul’dan da Flemenk ülkesine taşındığını biliyoruz.
Biz her ne kadar imgesel olarak baharı muştulayan, baharın iyimserliğini taşıyan bir çiçek olduğundan dem vursak da 17.yy.da Hollanda’da büyük yıkımlara neden olan bir çiçek aynı zamanda lale. Lale merakı basit bir çiçek yetiştiriciliği olmaktan çıkmış, Hollanda’nın dayandığı sosyal ve ekonomik sistemi yerle bir edecek kadar tehlikeli hale gelen adeta lale çılgınlığına dönüşmüştür. Hollanda bu çılgınlığın merkezi olsa da bu çılgınlık kısa süre İngiltere, Fransa, Avusturya gibi pek çok ülkeyi etkisi altına almıştır.
Avrupa’da adeta histeriye dönüşmüş olan lale saplantısıyla akılcılık bir kenara bırakılmış, aileler tek bir lale soğanı alabilmek için tüm servetini kaybetmişlerdir. Lale sahibi olmak bir statü göstergesi haline gelmiş; çok basit işletme sahipleri statü atlamak, aristokratlar statülerini koruyabilmek amacıyla lale yetiştirmişlerdir. Artık altın ve gümüş yerini laleye bırakmış, lale bir zenginlik ölçütü haline gelmiştir. Hatta lale alım satımının düzenlenmesi için görevliler atanmış, bu işlerin düzenlenmesi amacıyla yasalar çıkarılmıştır.
Gelelim bu çılgınlığın Türkiye’ye yansımasına. Bu durum Hollanda’daki, çılgınlığa nispetle Türkiye’nin lale devri daha hayırhah biçimde değerlendirilmelidir. Ancak Osmanlı’da da benzer statü kaygısı söz konusudur. Lale soğanını yetiştiren insanın toplumsal mevkii, mali durumu ayırt edilmeden adeta ortak bir seçkinler sınıfı oluşmuştur. Bu dönemde şiir tezhiple, giyim kuşam ve yemek zevkiyle insanları belirli bir noktada birleştirmiştir. Bu grubun içinde bahçıvandan esnafa kadar pek çok grup insan yer almıştır.
Lale Devri Barok Tarzı mimariyle inşa edilen köşk ve saraylarla, nedimin şiirleriyle biçimlenen şiirlerle duraklama döneminde kısa süreliğine de olsa ince zevklerle biçimlenen bir sahne yaratmıştı. Bu sahnede bin bir renkli lalelerin açtığı çiçek bahçeleri vardı. Sırtlarında mum yanan kaplumbağaların tarhlar arasında dolaşışının seyredildiği ışıklı bahçeleri yaratılmıştı.Hatta ünü Boğaz girişinde Çırağan(çerağlar) Saray’ı bahçelerine kadar uzanan geceler boyunca her lale dibinde bu Saray’a da adını vermiş mumların, fenerlerin yanışı da hayranlık uyandırmıştır.
Kentte lalelerin açma döneminde boğazda sandallarla gezenlere bu şekliyle adeta bir görsel cümbüş sunulmuştur uzun yaz gecelerinde.

Lale;18.yy.da Osmanlı’yı adeta birleştiren bir sembol olmuştur. ve önemli olan ilahi çiçek olan lalenin güzelliğini anlamak ve ona hizmet etmektir.
‘Lale ‘sözcüğü Türkçedir ve bir çeşit türban anlamına gelmektedir. Ayrıca biçimsel olarak Osmanlıda Lale motifi önemli olmuş çünkü ona ilahi bir mana verilmişti. Arap harfleri ile yazılan lale Allah sözcüğünün anagramıdır. Bu yüzden diğer çiçeklere göre ayrıcalıklı bir yeri olmuştur.

Edebiyatta şiirlerde belli duyguları belli çiçeklerle anlatmak gelenektir.şiirleri metinleri taradığınızda lalenin duygu olarak hüznü anlatan bir çiçek olarak karşımıza çıkıyor.
Mesela;
İran edebiyatında ‘ıstırabın çiçeği olarak nitelendirilir.
Lale,Şii gelenekte şehitlerin kerbelada kanlarının aktığı yerde açmıştır.
Ya da
Cennetten kovulan âdemin gözyaşlarında can bulmuştur,
Hristiyan gelenekte;
Çarmıha gerilen İsanın çarmıha gerildiği ,öldürüldüğü yerde Meryem Ananın döktüğü gözyaşlarının damladığı toprakta açmıştır.

Aslında lale yetiştiriciliği, yeni tür lale yetiştirmek o kadar da kolay değildi. Bunun için ciddi bir merak ve olağanüstü bir sabır gerekiyor, yeni bir tür ancak on-onbeş yıllık bir çalışma sonunda elde edilebiliyordu. Üstelik yeni bir tür ise çoğunlukla şans eseri elde ediliyordu. Bu yüzden lale o kadar sevilmesine rağmen uzun bir süre XVI .yy.a kadar gül’ün gölgesinde kalmıştır.
XVI.yüzyılda az çok ıslah edilip yeni türleri elde edilmeye başladıktan sonra ise gül ile amansız bir rekabete girmiştir. Gül ile lale arasındaki rekabet pek çok şiir , beyit, dörtlükte karşımıza çıkar:
XV: yy.’ın Türk şairi Necati:
Taşradan geldi çemen sahnına bigane deyu
Devri Gül sohbetine laleyi iletmediler( Taşradan geldiği için bahçe alemine yabancı olduğu için lalenin gül devri sohbetine katılmasına izin vermediler.)
Fuzuli Leyla ile Mecnunda, Leylanın ölümünü şöyle anlatır;
‘Kışın solduran eli, gül bahçesinin çiçek açışlarına son verdi. Gül ile lale kandiller gibi söndü.

Sonunda Kanuni devrinin ünlü şairi Baki lale redifli şiirinde bu amansız rekabetin Galibini dizelerinde ilan edecektir:
“ çemen ikliminin şahı “ olarak Lale’yi takdim edip
Lale; Zaten şekliyle İskender’in tacına benziyor,sahn-ı çemenin yollarını aydınlatıp gül bahçesini ateşe veriyordu,diyecektir.

Lale; İran, Türk, Osmanlı edebiyatında her ne kadar hüzün duygusunu beslese de bizler için yeniliğin tazelenmemin, umudun, baharın müjdecisi olsun dilerim. Zira her kelime kendi döneminin ışığında güzel.Son olarak, Lalelerin sunduğu görsel şöleni izlemek isteyenler için İstanbul’da Emirgan en doğru adres sanırım.

Kapumbağa Terbiyecisi\ Osman Hamdi Bey

Continue Reading

Öne Çıkanlar