Connect with us

Yazar

Global markalar nereye gidiyor?

MedyaKafa Basın

Published

on

Güçlü markalar listelerini takip etmek, sektörlerin nereye gittiğine dair en iyi yol işaretlerinin başında gelir. Takip ettiğim küresel marka sıralamalarından Best Global Brands bunlardan biridir.

Listenin ilk 10 şöyle sıralandı: Apple, Google, Amazon, Microsoft, Coca Cola, Samsung, Toyota, Mercedes, Facebook ve McDonald’s.

Bu yılki listenin ilk onu arasında değişim pek olmadı. IBM düştü, McDonald’s sıralamaya girdi. McDonald’s on yıl önce de listede yer alıyordu. Marka değerini yükseltti ama ondan fazla yükseltenler ile yarılamadı.

Sürdürülebilirlik markalar açısından önemlidir. Özellikle konjonktürel hamleler önemlidir. Coca Cola da konjonktürel gelişmeler bakımından ilginç bir örnektir.

 

Best Global Brands listesini 2000 yılından beri takip ediyorum. Sadece küresel gelişmeler açısından değil, ülkemizdeki sektörlerin gelişme ve markalaşma süreçlerine dair ipuçları bulabileceğiz. Sağlıklı bir analiz için ilk 100 ve ülkelerin Best Brands’larını da izlemekte fayda var.

Beş yıl önce yani 2013 listesinde dramatik bir düşüş yaşayan Nokia yukarı doğru çıkan bir konumdaydı. İlginçtir ki Facebook o yıl ilk 100 arasına girmişti ve bu yıla kadar çok büyük sıçramalarla gelmişti. Nokia’nın tekrar ilk on arasına girmesini kimse beklemiyor. Peki, başka markalar da böyle sert düşüşler yaşaması ihtimal dahilinde değil mi?

Amazon markası bu yıl yüzde 56 gibi büyük bir sıçrama gösterdi. Önümüzdeki yıllarda ataklarını ne derece sürdürebilecek?

Facebook, bu yıl düşüş yaşadı ve önümüzdeki yıl da bu düşüş devam edebilir. 10 yıl önceki ilk 10 listesinde de Apple yoktu. On yıl sonra hangi markalar listeden düşecek bilemeyiz ama ilk on arasına girmeye aday bazı markaları öngörebiliriz.

Coca Cola on yıl öncesine kadar hep listenin başındaydı ve değeri artmaya devam ediyordu. Marka değerinden çok kaybetmedi ama önümüzdeki on yılda artık lider markalar arasında gösterilme şansı azalıyor. Benzer tahmini rakibi Pepsi için de yapabiliriz. Her iki markaya da kamuoyu tepkisi ve şeker vergisi gibi yasal düzenlemeler dünya geneli artmaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

Bunun bir istisnası bira ve alkollü içecekler sektörünün güçlü oyuncularının nasıl bir hamle içine girmelerine göre marka değerlerini belirleyici olacaktır.

Teknoloji her son 25 yılın en güçlü marka konumlandırma unsuru olarak görünüyor. İlk 4 marka teknoloji şirketi ve ilk yüz arasındaki markalar arasında çoğunluk teknoloji sektörü şirketlerinin. Bundan daha önemlisi başta perakende şirketleri olmak üzere, otomotiv, bankacılık, hizmet sektörlerindeki başarılı markaların teknoloji kullanımları onları öne çıkardığını söyleyebiliriz. Amazon, eBay, Visa, Netflix ve bu yıl ilk listesine ilk defa giren Nintendo gibi.

İlk 100 arasına girmek her yıl zorlaşıyor. Küreselleşme artıyor, rekabet zorlaşıyor ve marka değerleri her yıl yukarı doğru bir ivme kazanıyor. 10 yıl önce 1 milyar marka değeriyle listeye girmek mümkün iken artık 4 milyar küsur dolar bir marka değerine ulaşırsanız bu şansınız gerçekleşebilir. İki yıl sonraki ilk 100 listesine giriş değerinin 6 milyar dolar olması bekleniyor.

Çin, Kore, Hindistan gibi güçlü marka potansiyeline sahip yeni oyuncular var. Arkalarında sadece AR-GE imkanı güçlü altyapıları yanı sıra devletlerinin de destekleri görülüyor. Huawei ilk giren Çinli oldu ama önümüzdeki yıllarda Alibaba, Xioami, Lenova yeni Çinliler olarak aramızda olabilir. Aynı şekilde Hindistanlı Tata veya her telefonda parçası olan Qualcomm gibi.

Yapay zeka etkisini gösterirse Çinli Baidu beklenenden önce listeye girecek şirketler arasında olabilir. Tesla, sıkıntılı günler yaşıyor ama otonom ulaşım markalarından bir iki tanesi küresel markalar sıralamasına girecektir. Aynı şekilde AirBnB, Uber de öyle.

Unutmayalım ki bu liste küresel niteliktedir ve küresel etkisini artıran markaların şansı daha yüksek olacaktır. En azından gelirlerinin yüzde 30’unu yabancı ülkelerde yapmayan markaları bu listede görmemiz zordur.

2001 yılında Amerika’dan 62 marka ilk 100 arasında yer alırken bu yıl 53 marka bulunuyor.

Ancak, ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı koruyucu politikaların küresel marka değerine nasıl etki edeceğini şu an tahmin etmek zor.

Geleceğin markaları için şu sonuçları çıkarabiliriz:

. Teknoloji ile faaliyet alanınızı başarılı şekilde entegre edebilmelisiniz.

. Yiyecek, içecek gibi geleneksel sektörlerde küresel konumlandırmanızı ve yerel kültürlerle kaynaşma becerisi artacak.

. Ülkelerin koruyucu hamlelerine karşılık, satın alma, marka genişlemesi ve uluslararası ticaret konusunda ne derece yayılmacı durumuna geçebilecek.

. Yatırım fonları ve kredi imkanlarının daraldığı bir süreçte takip edilecek işletme, öz sermaye yönetimlerinin başarısı daha önem kazanacak.

. Startup girişimleri ve milyarlık unicorn hamlelerinin ardı kesilmezse, geleneksel sektörleri ve varolan markaları etkileyebilir.

. Blockchain, yapay zeka, dijital dönüşüm gibi teknolojilerinin yaygınlaşma hızı nasıl bir toplumsal değişime uğratacak ve bu dalgaya nasıl cevap verebileceğiz?

Arzu ederiz ki ülkemizden de Best Global Brands arasında giren markalar olsun. Niye olmasın?

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazar

Zeytinyağı için yeni bir söylem geliştirmeliyiz!

MedyaKafa Basın

Published

on

Tarımsal ürünler, her geçen gün daha stratejik hale gelirken, ürünlerin konumlanması da önemini artırıyor. Türkiye, coğrafi olarak Akdeniz kuşağında olmanın avantajlarını farklı ürünlerle kullanıyor. Ancak bunu dünyaya anlatmada sorun yaşıyor.

Fındığımız, kayısımız, zeytinimiz, incirimiz var… Hem de dünyada iddialı olacak kadar. Üzüm, elma, nar, domates gibi başka ürünler de ekleyebiliriz.

Maksat para kazanmaksa, en çok üzüm, fındık ve domatesten para kazanıyoruz. Pamuğumuzu iplik, kumaş yapıyor ve ardından giysi olarak satıyoruz. Her aşamada katma değerimiz artıyor ve Avrupa’nın en önemli tedarikçisi oluyoruz. Ama sadece giysi…

Bir de o giysinin üzerine marka bir etiket yapıştırabilsek, işte o zaman değersiz pamuğumuz çiftçimizin alın akı olduğu gibi para kasası haline de gelir.

Fındık da öyle değil mi? Ünlü fındıklı çikolata, krema şirketlerinin hasılalarına bakın, bir de bizim çiftçimizin avucundaki kuruşlara…

Hafta sonu Akhisar’daydım… Zeytinin bir ilçeye verdiği moral ve vizyonu gördüm. Çocukluğumda her bayram Akhisar’a giderdim. Büyük dedemi ve büyük dayılarımı babaannem ile birlikte ziyaret ederdik.

Konuşulan sadece tütünün sosyal inkırazlarıydı. Yılda bir iki miting yapılır, tütün fiyatları ve politikalarına tepki gösterilirdi. Türkiye geneli ses getiren mitinglerdi. Tefecilere olan borçlar, tütünde kalite beklentisi. konuşulan en baş konulardı…

Bugün Akhisar, 14 milyonu aşan zeytin ağacı ve zeytin işleme tesisleriyle sadece ilçenin sınıf atlamasını sağlamıyor, Türkiye zeytin ve zeytinyağı pazarına da yön veriyor.

Konuşulan ise, “daha verimli zeytin üretimi”, “daha kaliteli zeytinyağı” araştırması, “Türk insanının zeytinyağına daha kolay erişimi” ve “ürünlerin küresel marka yolculuğu” başta geliyor.

Haliyle, üretimde sıkıntılar var, pazarda rekabet sorunları ile baş edilmeye çalışılıyor. Yine de mesleki bütün birimler Akhisar’ın dünya pazarlarında yer alması için birlikte hareket isteği net şekilde görünüyor.

İşte bu birliktelikten Dünya Zeytin Günü ortaya çıktı. Geleneksel hale gelen her Kasım ayı sonundaki hasat şenliklerinde bu yıl, yeni bir dönem başladığını düşünüyorum. Genelde medyanın önde gelen temsilcileriyle yapılan panel, bu yıl uluslararası niteliğe de büründü.

Tarihçi İlber Ortaylı’nın yanı sıra İtalya’dan Prenses Marina Colonna ve Yunanistan’dan zeytinyağı tadım uzmanı Konstantinos Liris katıldı.

Meslektaşlarım Hürriyet Yayın Yönetmeni Vahap Munyar, Dünya Gazetesi Yayın Yönetmeni Hakan Güldağ, Marketing Türkiye Yayın Yönetmeni Günseli Özen, Diyetisyen Selahattin Dönmez, BloombergHT Sunucusu Hande Berktan, Habertürk Yazarı Abdurrahman Yıldırım konuşmalarını alışılmışın ötesinde bilimsel sunum şeklinde yaptılar. Çok istifade ettim…

Panelde konuşma yapan ve konser veren müzisyen, sunucu ve gezgin Ayhan Sicimoğlu’nu ayrı bir yere koymak istiyorum. Prenses Colonna ve İlber Ortaylı onun davetiyle geldiler. Dahası Sicimoğlu bir Akhisar sevdalısı oldu ve kendi adına zeytinyağı üretmeye başladı. Amaç ticari olmaktan öte, kaliteli zeytinyağı arayışında nereye varabileceklerini sınamak ve örnek ürünler oluşturmak.

Akhisar Ticaret Borsası Başkanı Alper Alhat’ın öncülüğünde zeytincilik her geçen yıl daha profesyonel hamlelerle kendini konumlandırıyor. Geçen yıl, yerli tüketiciye daha ucuz zeytinyağı ulaştırmak bir hedefti. Zincir marketler ile anlaşarak litresi 20 TL altında ürün satıldı.

Bu yıl da “Akhisar soğuk sıkım” merkezi olması yönünde bir hedef konuldu. Sektörün önemli makina üreticisi Hakkı Usta’nın Haus markalı yeni ürünleri, bu konuda başarılı sonuçlar alınmasını sağladı. Artık 17 derece altında soğuk sıkım ürün konusunda pek çok üretici harekete geçti.

Haus markalı sıkım makinesini Marina Colonna da çok beğendi ve sipariş vereceğini açıkladı.

Tarım ürünlerinde birinci hedef ürettiğini satmaktır. İkincisi ham yağ olarak ihracattır, ardından markalı ihracat gelir. Bu süreç hiç bir zaman yeterli olmayacaktır.

Ben, katma değer sağlanmasına yönelik adımları yeterli görmüyorum.

Türkiye, bal üretiminde dünya ikincisidir ama bal ihracatında adımız geçmiyor. Aynı şekilde, zeytinyağında da böyle bir durum var. Çoğunluk balı da zeytinyağını da “sahte” olara niteliyor.

İtalya ve Avrupa ülkelerinde zeytinyağı üretimi azalıyor, bizde ise artıyor. Markalı ihracat da yapsak, sonuçta “yağ” satıyoruz. Halbuki ürünümüzü ”yağ” yerine “sağlıklı besin” üzerine konumlandırmalıyız. Buna göre, zeytinyağının sağlıkla ilgili efsane olmuş özellikleri akademik çevrelerin araştırmalarının ana konusu olmalıdır. Aynı şekilde AR-GE çalışmalarıyla yeni türevleri piyasa sürülmelidir.

Güney Kore’nin “ginseng” bitkisini nasıl konumlandırıyorsa, ona göre bir strateji yürütülmelidir. Türkiye’de 300 miligramı 350 liraya satılıyor. Hiç bir zaman ginseng bir tarımsal ürün değil, mucizevi bir ilaç olarak takdim edilmektedir.

İsrail’in ölü denizin çamurunu, kilini nasıl sattığına bir bakın. Kudüs’ü ziyaret eden çoğu kişinin Lut Gölü’nün kilinden yapılan cilt bakım krem setine yüzlerce dolar verdiğini biliriz.

Norveç, somonunu Omega3 temin aracı olarak pazarlıyor. Halbuki bizim alabalığımız hem daha lezzetli hem de aynı derecede Omega3 yüklüdür. Hamsinin, levrek ve çipuranın sağlık beyanları üzerinde yazılmadığı gibi hiç bir tanıtım çalışmasında da yer verilmez.

Konuyu narenciye, incir, kayısı, bal örneğinden hareketle de ele alabilirsiniz. Haliyle bugün aflotoksin, tağşiş, taklit, bakteri, asalak böcekler gibi pek çok soruna işaret edebilirsiniz. Bunları hala tartışmanın gündeminde tutacaksak, diyeceklerimi yutkunarak geri çekmeye razıyım.

Kişiler 5 yıllık, şirketler 25 yıllık, devletler 100 yıllık hedefler koyar. Er geç zeytinyağına da, fındığa da, incire de ve aklınıza gelen bu topraklarda yetişen her türlü meyveye de talep artacaktır.

Bakın Marina Colonna, İtalya’da üretimin düştüğünü söylüyor. Çin ve Japonya Türk gıda şirketlerine talip oluyor, ürünlerini ısrarla istiyor. Vizyonumuzu satmanın ötesine, yüksek katma değerli bu ürünlerin türevlerine de odaklamalıyız.

Bugün tağşiş ile imajı yerlerde sürünen bal satmak yerine propolis, polen, arı zehiri, arı sütünü üretmeliyiz ve markalı hale getirmeliyiz. Ardından balı zaten talep görecektir.

Yeni Zelanda, Manuka Balı ile küresel pazarda önemli bir yer edindi. Türkiye’de bile 500 gr Manuka Balının 480 liraya satıldığını gördüm. Halbuki medikal değeri bizim çam balımızdan daha düşük bir seviyededir. Biz de balımızı medikal, mineral değerleri ve sağlık özellikleriyle satmalıyız. Ayrıca salgı balı değil ‘Toros Çam Balı” olarak tescil etmeliyiz. Hele Meşe Balı hiç biri kıyaslanamayacak bir değer ve lezzettir. Üniversitelerde genç akademisyenler bu konuda çalışmalar yapıyor, kendilerine kulak verilmelidir.

İncir de, kayısı da efsane bir ürün haline getirilebilir. Mücevher kutusu içinde nadide bir hediye olarak uluslararası havaalanlarında Duty Free mağazalarında sunulmalıdır. Bu olacaktır, yeter ki konumlandırılmasını bu vizyonla yapabilelim.

Sağlık beyanlarını ortalıkta dolaşan şarlatanlara, aktarların sırlı kitaplarına ve kocakarı efsanelerine (doğru bile olsa) bırakamayız. Akreditasyonu olan bilimsel dergilerde yayınlanacak makaleler, tebliğler ile patenti, tescili alınmış ürünlerin binlercesini dünyaya sunmalıyız.

Türkiye’nin pek çok yerinde farklı ürünler için yapılan hasat şenliklerinde mutlaka uluslararası tebliğ sunan uzmanlar yer almalıdır.

Söylenecek çok şey var…

Evet, bu bereketli topraklar bize büyük nimetler sunuyor. Geleceğe dair yeni bir söylem geliştirmeliyiz, vizyon oluşturmalıyız. Zeytinyağı için böyle bir adım atılacaksa, eminim ki buna Akhisar’lı yöneticiler ve üreticiler öncü olacaktır.

Continue Reading

Yazar

Çalışma hayatında takdir

MedyaKafa Basın

Published

on

İş kültürümüzde tekdir (azar) çok, takdir ise neredeyse yok. Övme özrümüz olduğu aşikar. Ülke kültüründe olmayan konularda yönetim bilimine bakıp feyz alabiliriz aslında.

Eğitimlerimde sorduğum “Sizi iş hayatında en çok ne mutlu ediyor” sorusunun cevabı çoğunlukla takdir edilme ekseninde oluyor. Zira insanın doğası gereği değerli olduğunu bilmeye, yeterli olduğunu duymaya, sevildiğini hissetmeye ihtiyacı var. Bizdeki “marifet iltifata tabidir” lafı bilhassa yönetenlere ilham olmalı. Edimsel koşullanma bize bir davranısa iltifat edilirse onun tekrarlanma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor.

Bir kısım yönetici, anlamlı bir sonuç alıp kişi istenen kıvama gelince takdiri hak eder diye seferin zaferle bitmesini bekliyor takdir için. Oysa süreç boyu bir dönüm noktası ve kilometre taşları var teşekkür etmek ve üretkenliği artırmak için.

Bir kısım yönetici ise şımarır kaygısı ile iltifattan mahrum bırakıyor. Oysa burada önemli olan doğru zamanda, doğru dozda ve samimi takdirleri bildirmek. Bu kaidelere uyanı kolay kolay kimse suistimal edip havaya girmez.

Elbette motivasyonu ve çalışan bağlılığını etkileyen bir çok faktör var fakat takdir önemi yadsınamayacak kadar öncelikli olanlardan. Takdir etmekten korkmayalım, takdire şayan her hareketi övgü ile taçlandırmayı unutmayalım.

Continue Reading

Yazar

Narenciyede çözüm bekleyen 9 sorun

MedyaKafa Basın

Published

on

Mersin Narenciye Festivali hafta sonu yapıldı. Üretimi ve ihracatıyla önde gelen sektörlerden narenciyede çözüm bekleyen 9 sorun sıralanıyor.

 Dünya narenciye üretiminde 6’ncı sırada bulunan İspanya, 3.7 milyon tonluk hacim ile ihracatta ilk sırada yer alıyor. Türkiye ise toplam üretiminin yüzde 36’sına denk gelen yaklaşık 1.7 milyon ton narenciye ihracatı ile 2’nci sıraya yerleşti. Bu ürünlerden sağladığımız gelir ise yaklaşık 850 milyon dolar. Soru şu: Dünya ne istiyor, biz ne üretiyoruz? Doğru ürün çeşitliliğini nasıl sağlarız?

Fikri Türkel

Gülşen, Sarıca, Eylül adları size ne çağrıştırıyor?

Mersin Alata Bahçe Kültürleri Araştırma İstasyonu’nda üretilmeye başlanan çekirdeksiz limonların tescilli adlarıdır bunlar. Başka türler de var. Greyfurt, kayısı, muz, nar gibi meyvelerin yanı sıra pek çok sebze çeşidinin ıslah çalışmaları da merkezde üretiliyor. Mesela Toros Kırmızısı adıyla üretilen greyfurt alışkanlık oluşturacak düzeyde hoş bir tada sahip.

Türkiye’nin en önemli ihracat kalemlerinden olan Narenciye veya Turunçgiller hakkında ilginç bilgiler paylaşmak istiyorum.

Mersin Narenciye Festivali

Hafta sonu Mersin Narenciye Festivali etkinliklerine katıldım. Yetkililer ve yerel üreticilerle konuştum. Sektörün rakamlarına ve sorunlarına girmeden önce duyduğum bir olumlu bir de olumsuz olayı aktarmak istiyorum.

İyi haber şu: Bölgenin büyük çiftçilerinden olan Özler Grubu, portakal toplamak için Amerika’dan bir makine getiriyor. Hiç portakal toplama işçisine ihtiyaç bırakmayan ve hızlı toplama sağlayan bir makine. Ama sonuçta makine ve arıza yapabiliyor.

Özler Grubu Başkanı Özden Özler de makine parçası için Gaziantep’e gidiyor. Sonuçta makine parçası yaptıramıyor ama ustalar biz daha iyisini yaparız diyorlar. Sonuçta üçte bir fiyata yerli malı portakal toplama makinesine kavuşuyor.

İsteyince neler olmaz! Evet, bugünlerde narenciye üreticileri yeni bir hedef pazar peşinde. O da her sektörün hayali gibi Çin.

Çin’e narenciye satma imkanı var ama Türkiye ile aralarında karantina anlaşması olmadığı için satış görüşmeleri şimdilik bekliyor.

İşte kötü haber de yine o bölge ile ilgili: 2,5 yıl önce, Japon heyeti Mersin’e davet ediliyor. Sektörün önemli isimlerinden Mehmet Ateş’in anlattığına göre, olumlu geçen görüşmeler sonucunda bir gemi dolusu narenciye mehter marşları eşliğinde yola çıkıyor.

Satıcı ve ilgililer de narenciye yolda iken Japonya’ya karşılamaya gidiyor. Japonlar, bizimkilere randevu veriyor. Ama Türk heyeti randevuya yarım saat geç kalıyor. Japonlar da “Bu randevuya geç kalan, siparişlerimizi de geç bırakır” diye siparişleri iptal ediyor. O yoldan geri geliyor narenciyeler.

Buna “sığ denizde boğulmak!” diyorum.

Dünya Turunçgil Kongresi

Bugünlerde başta Mersin Ticaret Borsası (MTB) olmak üzere, yerel yöneticilerin en büyük telaşı 2020 yılında Mersin’de yapılacak Dünya Turunçgil Kongresi hazırlıkları. Bunun için Ankara, hazırlık ekibinin istediği bütçeyi de göndermiş.

Ancak bu konuda da bir sorun var: Malum Tarsus’a yapılacak Bölge Havalimanı inşaatının yetişeceğine kimse inanmıyor. Bir de farklı ülkelerden gelecek 3 bin civarında uzman, akademisyen ve sektör temsilcisi nerede ağırlanacak?

Bu olumsuzluklara rağmen, Dünya Turunçgil Kongresi yine Çukurova’da yapılacak.

Hafta sonu Narenciye Festivali oldukça keyifliydi. 4 yıldır ara verilmişti. Halk bu etkinliği özlemiş olacak ki öncekilere göre daha yoğun bir katılım gerçekleşti.

Umarım seneye, festival öncesi yerel yöneticiler ve sektör temsilcilerinin katılacağı bir değerlendirme sempozyumu da yapılır. Hem Dünya Turunçgil Kongresine hazırlık olur.

Narenciye üretimi

MTB Abdullah Özdemir’in verdiği rakamlara göre, Türkiye’nin en dinamik tarımsal sektörünün başında narenciye geliyor. Halen Türkiye’de 37 milyonu meyve veren toplam 43,5 milyon turunçgiller ağacı bulunuyor.

Bunun 14 milyonu portakal, 17,5 milyonu mandalina, 10 milyonu da limon, 1,3 milyonu da greyfurt (altıntop) ağacından oluşuyor.

Narenciye üretimi 2017 yılında bir önceki yıla göre yüzde 11 artarak 4.8 milyon tona çıkan Türkiye, üretim tarafında dünya 8’ncisi durumunda bulunuyor.

Avrupa’da ise 7 milyon ton narenciye üretimi olan İspanya’nın ardından 2’nci sırada yer alıyoruz.

2017 yılında dünya genelinde yaklaşık 16 milyon ton sofralık olarak tanımladığımız çeşitli narenciye ürünleri ticarete konu olmuş ve 13.5 milyar dolar bir değer oluşturuyor.

portakal-ihracat-isletme-gidahatti

Narenciye ihracatı

Dünya narenciye üretiminde 6’ncı sırada bulunan İspanya, 3.7 milyon tonluk hacim ile ihracatta ilk sırada yer alıyor.

Türkiye ise toplam üretiminin yüzde 36’sına denk gelen yaklaşık 1.7 milyon ton narenciye ihracatı ile İspanya’nın ardından 2’nci sıraya yerleşti. Bu ürünlerden sağladığımız gelir ise yaklaşık 850 milyon dolar.

Dünyadaki toplam narenciye üretiminin dörtte birlik bölümünü (38 milyon ton) karşılayan Çin, en önemli narenciye üreticisi durumunda. Çin’i sırasıyla 20 milyon ton ile Brezilya, 12 milyon ton ile Hindistan ve 8 milyon ton ile Meksika takip ediyor.

Narenciyede çözüm bekleyen 9 sorun!

Gelişmelerden umutlu olduğunu belirten Abdullah Özdemir, sektörün sorunlarını ise 9 ayrı maddede topluyor.

1- Narenciyeye verilecek ihracat desteği düşürüldü ve önümüzdeki dönem bu desteğin kaldırılması öngörülüyor.

2- Narenciyede son 5 yılda birim ihraç fiyatımız ton başına yüzde 27 azalarak 686 dolardan 503 dolara geriledi. Örneğin Güney Afrika’da fiyat yüzde 23 artarak ton başına 556 dolardan 685 dolara yükseldi. İspanya ise narenciyeyi hem Türkiye’den yaklaşık 2 kat yüksek fiyatla (945 dolar) satıyor hem de 5 yıllık süreçte birim ihraç fiyatı aynı seviyesini koruyor.

3- Narenciyede pazar talepleri doğrultusunda yeni tür ve çeşitler geliştiremiyoruz. Dünyada narenciye ürünleri arasında en çok talep gören ürün olan portakal, dünya narenciye ithalatının yüzde 45’ini oluşturuyor (Mandalina yüzde 31, limon yüzde 18 ve greyfurt yüzde 6). Türkiye’nin ise narenciye ihracatı içerisinde portakalın aldığı pay yüzde 24 (mandalina yüzde 41, limon yüzde 28, greyfurt yüzde 7).

4- Narenciyede pazar çeşitliliğimiz çok sınırlı, az sayıda pazara bağımlı durumdayız. Son yıllarda narenciye ihracatımızın yüzde 70’ini Rusya, Irak ve Ukrayna’ya gerçekleştiriyoruz. Dünyanın en önemli narenciye ithalatçısı ülkelerinden olan Fransa, Almanya ve Hollanda gibi ülkelere narenciye gönderemiyoruz. Zira bu pazarlarda İspanya ile rekabet edemiyoruz.

5- Türkiye’de ürün arzı sağlama dönemi (Eylül-Mart) rekabetçi ülkelere göre daha kısa. Narenciyede hasat süresinin erken, orta ve geççi çeşitlerle tüm sezona yayılması ile birlikte dış pazarda rekabet gücümüzün artması olası.

6- Narenciye üreticisinin kayba uğramaması için soğuk hava zinciri ve depolama önemli bir etken, ancak soğuk hava depoları sayısı son derece sınırlı. Bu konuda yatırımların artırılması gerekiyor.

7- Narenciye üreticileri, üretimi zor şartlarda sürdürüyor. İhracatçı başabaş fiyatlarla dış pazarlarda rekabet ediyor. Narenciyede iç tüketim ve ihracat toplamı, üretim seviyesinin altında kalıyor. Yani arz fazlası söz konusu. Narenciye tüketimi artırılmak zorunda.

8- Türkiye’de narenciye işleme sanayii emekleme safhasında. Dünyada sofralık narenciye ticaretinde 13.5 milyar dolarlık bir hacim söz konusuyken, endüstriyel narenciye ürünlerinin (meyve suyu, marmelat, reçel, konserve vb.) ticaretinde de 8.5 milyar dolarlık önemli bir pazar bulunuyor. Maalesef bu katma değerli pazardan aldığımız pay yüzde 0,5 bile değil (40 milyon dolar).

9- Narenciye ürünleri meyve suyu açısından endüstriyel talebe uygun değil. Narenciye ürünleri kullanılarak elde edilen meyve suyu ticaretinde diğer ülkeler ile rekabet edilemiyor. Çünkü sofralık narenciye ürünleri ihtiva ettiği meyve suyu oranı yönüyle endüstriyel talebi karşılamıyor. Yani, meyve suyu üretmek için sıkmalık açıdan beklenen standartları ve istenen verimliliği sağlayamıyor. Hatta bu nedenle narenciye üretiminde 8’nci sırada bulunan Türkiye, 12 milyon dolarlık narenciye meyve suyu ithal ediyor. Bu kapsamda öncelikle narenciye ürün deseninin endüstriyel talebe uygun olarak değiştirilmesi gerekiyor.

Özdemir, haklı olarak her sorun için onlarca soru soruyor: Dünya ne istiyor, biz ne üretiyoruz? Doğru ürün çeşitliliğini nasıl sağlarız?

Continue Reading

Öne Çıkanlar