Connect with us

Yazar

Meşhur… GDO Nedir? (Genetiği Değiştirilmiş Ürün)

Timuçin Demir

Published

on

GDO, genetiği değiştirilmiş organizma demektir. “Transgenik bitki”, “aktarma genli bitki”
tabirleri de aynı anlamı ifade etmektedir. Kullanım amacına ve yerine göre GDO tohum, GDO gıda,
GDO yem, GDO ilaç, GDO aşı, GDO mısır, GDO soya gibi ürünler olarak kullanıma sunulmaktadır.
GDO’lu organizma, doğada bulunmayan yeni bir birey veya birey toplulukları elde etmek
amacıyla, sahip olduğu özgün genetik materyale (DNA), genetik mühendisliği veya biyoteknoloji
yoluyla gen ekleme, gen çıkarma yapılarak, değişikliğe uğratılmış bitki ve hayvanlardır. Gen
eklenmesi durumunda bu gen genellikle yabancı bir türden gelir. DNA, gen bilgilerini kullanmaya ve
saklamaya yarar. Hayatın kimyasal şifresidir. GDO’lu organizmalarda yeni bir genetik yapı
kazandırılmıştır.

BİTKİ ISLAHINDA GELENEKSEL VE BİYOTEKNOLOJİK YÖNTEM

Tarımda GDO’lu bitkiler şu amaçlarla üretilmişlerdir:
1- Hastalıklara, zararlılara, yabancı ot öldürücülerine ve olumsuz çevre koşullarına dayanıklı
bitkiler elde etmek.
Bir örnekle açıklayalım. Bacillus thuringiensis böceklerde zehir etkisine sahip protein
sentezleyen toprak bakterisidir. Bilim insanları bu bakteriden protein sentezleyen geni çeşitli
bitkilere aktararak bitkilerin böceklere karşı direnç kazanmasını sağladılar. Bu şekilde genetik
yapısı değiştirilmiş tarım çeşitlerine “Bt” adı verildi. Mısıra aktarılmasıyla “Bt mısır” elde
edildi. Bt toksini, koçan kurdu ve sap kurdu zararını ilaçlama yapmadan önlemektedir.
Halbuki bu zararlıya karşı üretim sezonunda 3-4 defa ilaçlama yapılmaktadır. Bt mısırda
ilaçlamaya gerek kalmamaktadır. Böcek mısırı yediğinde hücre zarını patlatarak
öldürmektedir. Bu protein insan midesinde çok hızlı bir şekilde parçalanmakta ve zehir
özelliği göstermediği ifade edilmektedir. GDO’ya karşı çıkanlar bu görüşe şüphe ile
yaklaşmaktadır.
Başka bir örnekte ot öldürücü ilaçlara dayanıklılık geni aktarılarak GDO’lu bitkilerin
geliştirilmiş olmasıdır. Ot öldürücülere dayanıklı geliştirilen bitkiler: soya, mısır, pamuk,
kanola ve şeker pancarıdır.
2- Bitkisel üretimde raf ömrünü ve besin değerini, işleme ve muhafazaya ilişkin özelliklerini
iyileştirmek için yapılır. GDO veya Aktarma genli bitkilerde doğal şekilde yapısında
bulunmayan, daha sonra ve genetik modifikasyon yoluyla insanoğlu tarafından katılmış veya
eklenmiş bitkisel vasıflar bulunur. GDO’lu tohumlardan üretilen gıdalara da, GDO’lu gıdalar
denilmektedir.
Dünya da teknolojinin ve GDO’lu tohumların en yaygın kullanıldığı bitkiler mısır, soya,
pamuk, kanola vb. bitkilerdir. GDO’lu üretimin en yaygın yapıldığı ülkeler ise ABD, Brezilya,
Arjantin, Hindistan gibi ülkelerdir. Deneme amaçlı ekim yapan ülkelerle birlikte GDO’lu
üretim yapan ülke sayısı 26 ülke sayısına ulaşmaktadır. Dünyada 190 milyon hektar alanda
GDO’lu üretimler yapılmaktadır.

Biyogüvenlik Kanunu
18.03.2010 tarihinde yürürlüğe gire Biyogüvenlik Kanunu ile GDO’lu tohumların ülkemizde
üretilmesi ve her türlü ticareti yasaklanmıştır. Biyogüvenlik Kanununun 5. maddesinde GDO
ve ürünlerine ilişkin aşağıdaki fiillerin yapılması yasaklanmıştır:
a- GDO ve ürünlerinin onay alınmaksızın piyasaya sürülmesi,
b- Genetiği değiştirilmiş ürünlerin Kurul kararlarına aykırı olarak kullanılması ve
kullandırılması,
c- Genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretilmesi,
d- GDO ve ürünlerinin Kurul tarafından piyasaya sürme kapsamında belirlenen amaç ve alan
dışında kullanılması,
e- GDO ve ürünlerinin bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam
formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması.
Biyogüvenlik Kanunu 15. maddesi: “GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak
ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi 5 yıldan 12 yıla kadar hapis ve 10.000
güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır” denilmektedir. Ülkemizde hayvan yemi olarak
kullanılmak üzere (soya ve mısır) Güvenlik Kurulunun onayladığı genlere sahip ürünlerin
ithaline izin verilmektedir. Tohum ve gıda amaçlı GDO’lu hiçbir ürünün ithal ve kullanımına
izin verilmemektedir.
GDO’lu tohumların ülkemizde üretilmesi ve her türlü ticareti kanunla yasaklanmıştır.
Türkiye’de bugüne kadar GDO’lu hiçbir bitki çeşidi için tescil veya üretim izni verilmemiş
veya kaydı yapılmamıştır.
Hibrit tohumla, GDO’lu (Genetiği değiştirilmiş organizma) tohum birbirine
karıştırılmamalıdır. Hibrit tohumda, tohumun ebeveyn (anne-baba) hatları vardır ve bunların
insan eliyle melezlenmesi ile F1 hibrit tohum elde edilmektedir. Oysaki GDO’lu tohumda bir
türden başka bir türe gen aktarılması ile GDO’lu tohum elde edilmektedir. Hibrit tohumla
GDO’lu tohum farklı şeylerdir. Hibrit bir tohuma gen aktarılması suretiyle GDO’lu hale
getirilebilir.
Hormonlu ürünler, ilaçlı ürünler, işleme ile besin yapısı değiştirilmiş ürünler GDO ürünü
değildir. Bazı bilim insanları genetik yapıların bu derece oynanmasını tehlikeli bulmakta,
bazıları ise insanlığın önemli sorunlarına çözüm bulunabileceğine inanmaktadır. Başta ABD
olmak üzere GDO’lu üretime 1996’da başlanmıştır. GDO’ların insan ve hayvan sağlığına
zararlı olup olmadığı halen tartışmalıdır. İnsan ve hayvan sağlığı açısından iddia edilen riskler
alerji ve zehirlenmelerdir. Gelişmiş ülkelerde GDO’lu ürünlerin kullanılmasını düzenleyen
yasalar vardır.
Avrupa Birliğinin İspanya ve Portekiz gibi bazı ülkelerinde deneme amaçlı çok sınırlı
miktarda GDO’lu üretim yapılmaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri gıda ithalatında onaylı genleri
taşıyan soya mısır vb. bitkisel ürün ve mamullerin ülkelerine girişine izin vermektedir.
Etiketinde yazmak şartıyla bazı gıda ürünleri satılıyor.

GDO konusunda Avrupa Birliği kendi içinde ciddi çelişkiler barındırmaktadır. AB’de ki temel
gerekçenin başında toplumun bu ürünlere olan tepkisi gelmekte, bunu AB bilim insanlarının
kesin sınırlarla bölünmüşlüğü ve karar vericilerin kararsızlığı takip etmektedir.
ABD’de gerekli izinleri almak ve testleri geçmek şartıyla GDO’lu ürün üretmek ve
pazarlamak serbesttir.

 

DNA SARMALI
(Makarnalık buğday)

Advertisement
Click to comment

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazar

Dijital Dönüşüm Yol Haritası

Bahar Yıldırım

Published

on

Teknoloji ile birlikte herşeyin hızla değiştiği günümüzde bu değişime ayak uydurmak kaçınılmaz hale
gelmiştir. Bu koşullarda varlıklarını sürdürebilenler ise sadece bu değişimi içselleştirenler yani bu
kültürü organizasyonlarının tüm kademelerine indirgeyenler ve tüm süreçlerinde yaygınlaştıran
şirketler olacaklardır. Çıktıkları yolun sonuna yaklaşanlar ise bildikleri yolda ilerleyenler ve iş yapış
şekillerini iyileştirmeyenlerdir. Bu yüzden öncelikle şirketlerin stratejilerini belirlerken her zaman
yeniliklerin takipçisi olmak ve yaratıcılığa değer vermek temel vizyonu oluşturmalıdır. Bu doğrultuda
yol haritası çizilmeli ve bu dönüşüm işi bilen ezberbozan liderler tarafından yönetilmelidir. Sektörde
rekabet gücü kazanmak için gerekli olan farklılaşmak ve farkındalaşmak ise zaten önce bu bakış
açısına sahip olmak ve sonra inovatif düşünmek ile ancak mümkündür. Bu arada bu değişim ve
dönüşümün içinde olmak sadece şirketler için değil, tüm bireyler ve toplumlar içinde aslında geçerli bir
kuraldır. Belki de “değişmeyen tek şey değişimdir”sözü konunun önemini en iyi şekilde
vurgulamaktadır…

dijital donusum ile ilgili görsel sonucu
Tüm dünyada konuşulan bu konunun genel adı ise “ENDÜSTRİ 4.0” yani “DİJİTAL DÖNÜŞÜM”dür.
Bu sanayi devrimi aslında 18.yy’de su ve buhar makinelerinin icadı ile başlamış, seri üretim ve bilgi
teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle devam etmiş ve günümüzde ise “Büyük Veri ve Analizi”, “Akıllı
Robotlar”, “Simulasyon”, “Yatay/Dikey Yazılım Entegrasyonları”, “Nesnelerin İnterneti”, “Siber
Güvenlik”, “Bulut”, “3D Yazıcılar” ve “Zenginleştirilmiş Gerçeklik” gibi teknolojik ilerlemeler ile birlikte
hız kazanmıştır. Burada değişmek kadar bu dönüşüme hızlı adapte olabilmekte önemlidir… Bu uzun,
zor ve yüksek maliyetli bir yolculuktur. Bu yolculukta şirketlerin değişim sürecini yönetecek öncülere
ihtiyacı vardır. Ancak buradaki amaç birkaç kahraman ile bu işi yürüterek değil, tüm ekibin dahil
olacağı etkin bir takım kurarak olmalıdır. Herkesin dahil edildiği bu yaklaşım hem tüm şirket
çalışanlarının bilgi ve tecrübelerinden yararlanılmasını hem de ortak tek bir hedefe daha hızlı
ulaşılmasını sağlayacaktır. Buda etkin bir proje yönetimi ile olabilir. Şirketler ayrıca çalışanlarını bu
konuda eğitmeli, teşvik etmeli ve ödüllendirmelidirler. Bunun yanısıra her şirket “dijitalleşme endeksini”
yani “dijitalleşme sektör puanı”nı ölçtürmeli, sürecin gerisinde mi yoksa ilerisinde mi olduğunu bilmeli
ve buna göre ivmesini artırmalıdır.
Dijital dönüşümün hiç şüphesiz ki gündem konularından biride “maliyeti azaltmak”, “süreci
hızlandırmak”, “kaliteyi artırmak”, “güvenirliliği sağlamak” gibi sayısız avantajları olduğu kadar,
nihayetinde insan faktörünün dışarda kalarak makinelerin artık beyaz yakanın yaptığı işleri otomatik
yapacak olmasından dolayı işsizliğin artması gibi dezavantajlarının da olmasıdır. Ancak bu durum yeni
teknolojilerin her zaman yeni meslek gruplarınıda beraberinde getireceği gözönüne alındığında biraz
daha yumuşatılabilir. Hatta herşeyin başına eklenen “DİJİTAL” kelimesi bunun göstergesidir… “Dijital
Ekonomi”, “Dijital Pazarlama”, Dijital İletişim” gibi…
Dünya’daki en büyük etkisi ise üretim sarkacının az gelişmiş ülkelerden, gelişmiş ülkelere salınması
olacaktır. Çünkü dijital dönüşüm nihayetinde yüksek yatırım gerektirir ve bunun sonucunda daha az
maliyetli üretim sağlanır. Şu anda düşük işçilik maliyeti ile rekabet avantajı elinde olan Uzak Doğu
ülkelerinin ise ekonomik olarak bu dönüşüme geçmeleri zordur. Türkiye’de ise KOBİ’ler için aynı
durum söz konusudur. Türkiye’de bu dönüşüm ne denli önemli olduğunun en kritik ispatı ise hükümet
tarafından oluşturulan eylem planlarıdır. Bu eylem planları için “bilgi tabanlı ekonomi”, “ulusal geniş
bant stratejisi”, “fiber altyapı”, “ar-ge çalışmaları” ve “bilişim vadisi” konuşulmaktadır. Bu eylem
planlarının daha etkili bir şekilde hayata geçirilmesi ise sektör oyuncularının yani “Üretim ve Sanayi
Şirketleri”, “Piyasa Yapıcılar”, “Altyapı Sağlayıcılar”, “Uygulama Sağlayıcılar”, “STK’lar”, “Yönetim
Danışmanları”, “Dijital Dönüşüm Liderleri” ve “Eğitim Kurumları”nın koordineli bir şekilde hareket
etmesi ile ilişkilidir. Bu organizasyon için ise her birimden temsili seçilecek kurul üyelerinin siyaset üstü
bir politika ile “Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı” liderliğinde hareket etmeleri önem taşımaktadır.

Continue Reading

Yazar

Yiyecekler ilacınız, ilacınız yiyecekler olsun

DENİZ ORHUN

Published

on

Yiyecekler ilacınız, ilacınız yiyecekler olsun

Deniz Orhun bir mühendis-şef. Ankara Üniversitesi Ziraat Mühendisliği’ni bitirdikten sonra Kendall College USA’de gastronomi eğitimi aldı. Pek çok uluslararası platformda Türkiye’yi şef olarak temsil etti. Eski Amerikan Başkanı Obama’ya bile yemek pişirmişliği var! Geçen günlerde de Başkent Üniversitesi bünyesinde kurulan Thermopolium Gastronomi Uygulama Merkezi’nin master şefi olan Orhun, “Doğru beslenirseniz pamuk gibi insan olursunuz” diyor.

◊ Eski ilaç reçetelerinin yemek tarifi haline getirilebileceğini söylüyorsunuz. Nasıl olacak bu tam olarak?
– Hipokrates; “Yiyecekler ilacınız, ilacınız yiyecekleriniz olsun” der. Tarihte bunun çok örneği var. Mesela ‘lohuk’, Osmanlı öncesinde bir çeşit şifa verici macun olarak yenirmiş. Osmanlı döneminde şerbet olarak kullanılmış, daha sonra ‘çevirme’ adıyla bir şekerlemeye dönmüş.

◊ Macundan şerbete, şerbetten şekerlemeye…
– Evet, bir Alman, 1800’lerde kitabında bahsetmiş bundan. Oradan ‘fondant’ (eriyen) adıyla Fransa’ya gitmiş. Daha sonra da İngiltere Kraliçesi bu tarifi çok beğenmiş, bazı maddeler ekletmiş, bugün ‘roll fondant’ olarak bildiğimiz şeker hamuru ortaya çıkmış. Besinleri vücudunuza yararlı veya zararlı hale getirmek sizin elinizde.

◊ Ne gibi yemekleri şifa niyetine yiyebiliriz?
– İbn-i Sina, ‘El Edviyet-ül Kalbiye’ kitabında, kalp hastalıkları için gelinciği önerir. Çiçek açmadan önce toplanıp ıspanak yemeği gibi pişirilirmiş. Şerbeti kaynatılır ya da kurutularak baharat gibi kullanılırmış. Bir diğer önemli özelliği de ağır metalleri bağlayan bir yapıya sahip olması. Ağır metale maruz kaldığınız bir işiniz varsa, doktorunuza danışarak beslenme programınıza bu bitkiyi alabilirsiniz.

◊ Başka?
– Balkan Savaşları sırasında askerlere kuvvet vermesi amacıyla ısırganotu çorbası verilirdi… Gül, yeniden yemeklerde kullanılmaya başladı… Çörekotu yağı salatalara ekleniyor, kenevir yağı yemeklerde kullanılıyor… Bunlar hep şifa demek.

Yiyecekler ilacınız, ilacınız yiyecekler olsun

Deniz Orhun, Türkiye ve Amerika’da Klemantin Açık Mutfak Fırın ve Pasta Evi’ni işletiyor, televizyonlar için yemek programları hazırlıyor. (Fotoğraf: Emre Yunusoğlu)Stres hormonu azalır

◊ Siz bir de “Yedikleriniz davranışınız olur” diyorsunuz… Neye dayanıyor bu teziniz?
– Aldığım eğitimlerin ve çalışmalarımın sonucu söyleyebilirim ki sağlıkla ilgili rahatsızlıklarımızın, çalışma verimliliğimizin düşük olmasının, yorgunluğumuzun, toleransımızın az olmasının nedeni yedikleriniz olabilir. Ben tüm rahatsızlıkların enflamasyondan kaynaklandığına inanıyorum. Yediklerimiz bağırsaklarımızdan doğru bir şekilde emilirse, kanımızdaki stres hormonu azalır. Doğru mineraller ve vitaminler kan dolaşımında olduğunda, hormonlarımız düzgün çalışır, beynimizin ‘prefrontal’ dediğimiz bölümü bundan olumlu şekilde etkilenir.

◊ Sonuç?
– Bu da davranışlarımıza yansır. Eşiniz, kayınvalideniz, patronunuz, ortağınız gözünüze çok tatlı gözükür, pamuk gibi bir insan olursunuz. İç organlarımızı dinlendirdiğimiz, çok yemediğimiz, doğru enerjili besinler tükettiğimiz zaman tüm olumsuzlukların üzerinizdeki etkisi azalıyor. Ben eğitimlerimde hangi gıda maddesinin içinde ne olduğunu mutlaka paylaşıyorum.

Yiyecekler ilacınız, ilacınız yiyecekler olsun

Deniz Orhun, Thermopolium Gastronomi Uygulama Merkezi’ni (TGA) anlatıyor…

Burası ismini Roma İmparatorluğu’nda ‘sıcak yiyeceklerin satıldığı alan’ anlamına gelen ‘thermopolium’ teriminden almış. Thermopolium’lar bugünün restoranlarının öncüsü konumunda. Aslında Başkent Üniversitesi’nin 14 yıl önce kurulmuş bir mutfağı var. TÜMAR (Türk Mutfak Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi) 2003’te, üniversitenin kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Haberal tarafından faaliyete geçirilmiş. Daha sonra, çalışmalar arttığı için TGA kuruldu. İki merkez ortak projeler yürütecekler. TGA; ileri teknoloji ürünü araç gereçlerle donatılmış, içinde üç uygulama mutfağı, iki gastronomi laboratuvarı, bir restoranı, bir barı ve çeşitli soğuk hava depoları bulunduran, yaklaşık 1000 metrekarelik alana sahip bir gastronomi merkezi. Sloganımız; ‘Yemek pişirmek bir sanattır, sanat için buradayız’. Gastronomiyi bir hobi ya da sanat olarak gören herkese açığız. Aşçılık, pastacılık, ekmekçilik, yiyecek ve içecek işletmeciliği, servis elemanlığı, barmenlik gibi alanlara ilginiz varsa, TGA sizin için doğru adres.

Kaynak: Hürriyet Kelebek 

Continue Reading

Yazar

Küreselleşmeye direnen tek yemek kültürü, sadece herkesin kendi kahvaltısı kaldı.

Fikri Türkel

Published

on

Çocukluğumun kahvaltısı tarhana çorbasıydı. Bazen börek, bazen de bal ve peynir bulunurdu ama asıl değildi.

İzmir’e yerleştiğimizde çay ve zeytini kattık kahvaltı çeşitlerine. Gevrek ve boyoz efsanesi de yanında…

Hepiniz için benzeri bir durum vardır. Urfa’da ciğer, Antep’te katmer, Bayburt’ta kete, Afyon’da haşkeş… Küresel kültürün girmediği tek öğün, kahvaltı sofrasıdır.

Kahvaltının gelenekselliği sadece bu topraklara mahsus değil. İngilizler, sabah kahvaltısında kuru fasulye yer. Japonlar’ın kahvaltıdaki tercihi suşi, Filipinliler ise balık çeşitlerini tercih eder.

Evet, her insan topluluğunun, her kültürün kahvaltısı globalleşmeyi direniyor.

Bir de kişisel tercihler var: Hillary Clinton, uzun bir First Lady dönemi yaşadı, ardından Dışişleri Bakanlığı gibi yoğun bir görev sürecinin ardından, başkanlık için iki yıllık bir kampanya sürecini yönetti. Farklı ortam, yoğun yaşam ve çeşitli kültürlerle birliktelik… Yine de vazgeçemediği bir kahvaltı alışkanlığı… Clinton’un kahvaltısı, taze jalapenos’larla pişmiş yumurta akı ve sebzeler… Eğer bunları bulamadığı bir ortamda ise acı Salsa sos ile alıştığı kahvaltının yokluğunu örtüyordu.

Bu kahvaltı tarzını garipsiyorsunuz değil mi? Bana göre garip bir mönü… Saplantı derecesinde böyle alışkanlıkları olan ünlü sayısı da az değil… Ama unutmayalım ki kahvaltı, yaratıcı bir ruh istemez. Alıştığı ve geleneklerinden gelenle yetinir.

Gezginlere, işadamlarına ve gazetecilere şu soruyu çok sordum: Yurtdışındaki kahvaltılardan memnun musunuz? Beş yıldızlı otellerin açık büfe kahvaltıları hariç, kahvaltı keyfi yaşayan çok az.

1 milyar turisti memnun etmek

Dünyada 1 milyarı aşan turist, sürekli ayrı kültürleri tanımak, bilmedikleri deneyimleri yaşamak için geziyor. Buna rağmen, alışkanlıklarından uzak kalamıyor.

Seyahat ederken her yeni lezzeti tadabilecek kadar cesur olanlar bile, güne tanıdık bir şeyle başlamayı seçiyor. Bundan dolayı, Vietnam’daki oteller Amerikalı turistler için pastırma ve yumurta pişiriyor; Hawaii’de suşi ve miso çorbası, Japon ziyaretçiler için hazırlanıyor.

30 yıldır Amerika veya Avrupa’da yaşayan bir Çinli, sabahları congee araması manidardır. Congee, pirinçle yapılan bir püre şeklinde bir yemek. Soğan ve etli olanı da olan bu yemek, bizim hastalara tavsiye ettiğimiz tavuk suyu çorba veya nane limon çayı gibidir.

Avrupa’ya gitmeyenler bile biliyor. Öğle saatlerinde Türk usulü döneri her ülkede, her şehirde bulabilirsiniz. Şiş kebap veya dürümü bulmak da kolaydır. Simit Sarayı da başta Londra olmak üzere onlarca şubesini dünyanın her yerinde açmış bulunuyor. Ancak bunlar öğle ve akşam ile ara öğün atıştırmalıklarıdır.

Ne yazık ki Akdeniz tarzı kahvaltımızı, poğaçalarımızı, kuymakımızı, katmerimizi ihraç edemedik. Kahvaltıdaki direnç, her ulusun surlarını bir türlü aşamadı.

Bu sadece Türk mutfağı ile sınırlı değil.

İnsanların günün diğer öğünlerinde tercih ettikleri yabancı yemeklerden daha çarpıcı olan kendi kahvaltılarında gösterdiği muhafazakarlıktır. İngiltere ve Amerika gibi ülkeler, zengin göçmen gruplarınca ithal edilen mutfağı benimsemiş durumdadır. Londralılar öğle yemeğinde Japon suşisi, akşam yemeği için Hintli (ya da muhtemelen Bangladeşli) körileri veya Türk kebaplarını yerler. New Yorklular yabani Laos etli salatası, Etiyopyalı injera’ya kadar her şeyi yiyor. İnjera, beş günde hazırlanan, özel bir tahıldan yapılan ve şişmanlatmayan ekmeğe deniliyor.

Yemekte yabancılaşma

Öğle ve akşam yemeklerinde görülen yabancılaşma, ev dışı tüketimle de sınırlı değil. Geçenlerde yayınlanan bir araştırmada, Türkiye’de eve teslim siparişlerde pizzanın açık ara önde olduğunu gördük. Evde pişirmede de durum, küreselleşmenin artmaya devam ettiğini gösteriyor. Pizza, Kek ve Makarna. ile başlayan süreç yeni tat ve lezzetlerle her eve giriyor. Çia tohumu, kinoa, avakado son birkaç yılın trendi.

Her ülkenin kahvaltı kültüründe kırmızı çizgiler var. Buyurun bir kaç örnek: Vietnam’da pho; miso çorbası ve Japonya’da ızgara balık; Amerika’da waffle veya mısır gevreği; Filipinler’de kurutulmuş tuzlu balık… Son dönemde French Toast her ülkede görülse de, Fransızlar kendi kahvaltılarını “küçük öğle yemeği” olarak tanımlamaya devam ediyorlar. Yine de çoğu yerde sabah kahvaltısının kruvasan olduğunu şahit olursunuz. Sofistike bir mutfağı var ama kahvaltısı o kadar sıkıcı…

Kahvaltıdaki bu tutuculuğun sosyolojik temellerine ve şehir yaşamının yoğun akışının etkisine girmek istemiyorum. Sonuçta pratik ve işlevsel bir özelliği olan bir yaşam tarzımızdır.

Çay, kahve ve mısır gevreği

Tüm kültürlerde kahvaltı var. Bu kadar katı kahvaltı kültürünü, üç global ürün delmeye başarabilmiş görünüyor: Çay, Kahve ve Mısır Gevreği…

Çayın ve kahvenin yayılma sürecini az çok biliyorsunuzdur. Çay doğudan, kahve güneyden yayılan bir içecekti. Çay ve kahve kahvaltı geleceğini bozmadı sadece servisi zenginleştirdi. Batıdan gelen ise mısır gevreği oldu.

Mısır gevreğinin bulunuşu 200 yıl oldu. Kahvaltıya girişi de 1863 yılında olduğu tahmin ediliyor. Ancak, bunu endüstriyel bir ürüne çeviren John Harvey Kellogg oldu. Kellogg, sağlık aletlerine, sağlıklı beslenmeye takmış biriydi. Onunla anılan garip sağlık aletleri vardır. Daha tıp öğrencisi iken, sabahları mısır gevreğini hazırlanın zorluğunu gördü. “Markette niçin pişmiş ve yemeye hazır tahıl satılmasın” diye sordu.

Bugün, Kellogg aynı vizyonla müsli, mısır gevreği ve diğer karışımları satmaya devam ediyor. Hem de bütün dünyaya…

Geçen yıl, Peru Mutfağı ile ilgili bir tanıtımda, Perulu yetkiliye sordum. Ana vatanı Peru olmayan Zerdeçal, Zencefil, Hindistan Cevizli bir mönü ile karşılaştım. Niye Peru Kahvaltısı, niye Peru Mutfağı? Aslında geleneksel ürünlere sahip Peru’ya mahsus bir mutfak yokmuş. Böyle bir tanıtıma girmelerinin ardındaki sebep ise, her yıl ülkelerine gelen 4 milyon turiste bir farkındalık sunmalarıymış. Yükselen Güney Amerikalı Aztek, Maya ve İnka kültürleriyle uyumlu bir atak.

Buradan çıkarılması gereken önemli dersler var. İster Van Kahvaltısı, isterse Akdeniz Kahvaltısı, gerekse her yöremizin böreği, poaçası olsun sahip olduğumuz güçlü ve zengin mutfağımıza sahip çıkalım. Dahası kahvaltı sofralarımızı özgün halleriyle dünyanın pek çok yerine taşıyalım ve pratik hale getirelim.

Dahası kahvaltılarımızı, dünya mutfağının en tercih edilen öğle ve akşam yemekleri kadar keyifli hale getirelim.

Continue Reading

Öne Çıkanlar