Connect with us

Yazar

Estetik burun ameliyatı ”Rinoplasti – Septorinoplasti” Nedir?

Mustafa Ercan

Published

on

RİNOPLASTİ – SEPTORİNOPLASTİ

Rinoplasti burun şekil bozukluğunu düzeltme amacıyla yapılan cerrahi girişimdir. Türkiye’de Estetik cerrahisinde en fazla yapılan operasyondur. Rinoplasti adı altında yapılan bu işleme ilaveten hastanın nefes almasına engel olan kemik ve kıkırdak eğrilikleri (Deviasyon ameliyatı) düzeltilmektedir (Septorinoplasti ameliyatı). Estetik burun ameliyatındaki amaç yüzün profiline makul doğal ve ameliyat olduğu belli olmayan bir burun yapmaktır. Eskiden olduğu gibi kalkık, burun deliklerini açığa çıkartan ufak ve oyuk burunlar rağbet edilmiyor.

Burun yüzün orta bölümünde bulunan fonksiyon olarak hava pasajını sağlayan organdır. Estetik burun ameliyatını yaparken bu konuya dikkat etmek gereklidir. Ayrıca sorunlu olan fonksiyonlar aynı ameliyat sırasında düzeltilmelidir.

Ameliyatın başarı oranı hastanın cilt özelliği (Kalın, İnce), kıkırdakların inceliği ve biçimi, kıkırdak ve kemikte gelişen eski travma ve deformiteler ve dokuların iyileşme potansiyeli belirler.

Estetik Burun Ameliyatı kemik ve kıkırdak dokularını deri ve mukozadan ayırarak, kemik ve kıkırdak yapılarını tekrar biçimlendirme işlemidir.

18 yaşını doldurmuş, büyüme yaşını tamamlamış hastalar estetik burun ameliyatı olmaya aday olarak kabul edilir.

Op. Dr. M. Mustafa Ercan
Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi ile El Cerrahisi Uzmanı

 

 

Advertisement
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazar

Geleneksel Tatlarımızı Dünya Raflarına Niye Taşıyamıyoruz?

Fikri Türkel

Published

on

Bize özgü gıda ürünlerinin hangisinden küresel marka olmak için bir oluşum ve konumlandırma gayreti gördünüz?

Türk deyince her yabancının aklına hemen Türk lokumu, Türk kahvesi gelir. Bir turistin unutamayacağı tatları yurdun her köşesinde sunarız: Pekmez, nar ekşisi, helva, baklava. Tarhana, börek, sarma, çörek. Pestilinden kavurmasına, turşusundan ezmesine, say say bitmez.

Ürünleri saydık da, bunların hangisinden küresel marka olmak için bir oluşum ve konumlandırma gayreti gördünüz?

Tarhananın besleyiciliği, keşkekin egzotizmi, kestane şekerinin nefaseti, içli köftenin ustalığı dünya gıda literatürüne giremedi. Marka olma yolunda girişimcilere kapı açılamadı. Bitmedi… Ne Erzincan’ın tulumu, ne Afyon’un sucuğu, ne Bursa’nın şeftalisi, ne Gemlik’in zeytini, ne de Trabzon’un tereyağı marka olma konusunda bir varlık gösteremedi. Hepsiyle ne kadar övünsek azdır ama rekabet artık mahallemizden çok daha geniş bir alanda konuşulan bir kavram haline geldi.

Hani geçen senelerde bir tartışma vardı: Bebek badem ezmesi marka mıdır? Bebek’te kaldığı müddetçe rekabetten uzak demektir. ‘Başka yerde şubemiz yoktur’ laflarını da bırakalım artık. Artık evlerimizde Kurukahveci Mehmet Efendi’nin kahvesi mi bulunuyor yoksa Nestle veya Jakob mu? Hatırı 40 yıl olmasa da pazarda artık Brezilya veya Kolombiya kahvesinin sözü geçiyor. Sahipleri oralı olmasa da, buralı da değil. Sahip olduğun ürünlerle değil, değerlerle övünme zamanı. Ve sahip olduğun en değerli şey marka.

Dünyada en çok çay tüketen ülkeyiz. Ama unutamadığınız bir çayı nerede içtiniz?

Benim unutamadığım bir çay var…

Bu ilkbaharda Mersin’in bir kır restoranında yemeğimizi yedik. Eğer bir kırdaysanız, güzel bir balık, güzel bir salata ve güler yüzlü garsonlar sizi yeterince tatmin edebiliyor. Bu memnuniyetimizin üstüne “iyi bir çay gelse” diye içimden geçti. Evet, kır restoranındaki çay unutulmazlar arasında bir tat değildi ama servis harikaydı. Mor, turuncu, leylak rengi çiçek taç yapraklarıyla süslenmiş tabakta geldi çaylarımız. İşte bu içilir! “İşte bu içilir” diyorsanız, ödeyeceğiniz hesaba bakmazsınız. Bir ürüne katabileceğiniz somut bir değer yoksa, hizmetin engin alanına yelken açarak adınızı duyurun.

Sık sık duyar, okuruz. “Bir ülke, ürettiği kadardır. İşte bir Norveç’li, bir Türk’ün ürettiğinin 7 katı üretiyor. Bir Alman’dan 5 kat, bir Yunanlı’dan 3 kat daha az üretiyoruz…” Veya şöyle bir şey: “Bir ülke sahip olduğu markalar kadardır.” Marka ile katma değer arasında bir illiyet var. Ama aynı şey değil. “Uluslararası bir gıda markamız” deyince akla çok isim gelmiyor. Ne ürettiğimizle övünmek, ne de markasızlığımızla yerinmek bize yakışır. Orta yerde, bir noktada yer alan “değer” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Hükmü şöyle de tanımlayabiliriz: “Ürettiğin değer kadar varsın”

Değer, üretimden başka birşeydir. Değer, farklılıktır, kendine özgü artıları vardır. Kendinden büyük bir bütünün parçasıdır…

Gıda sektöründeki her şirket şunu sormalı: Ben var mıyım? Benim lezzetim, tadım, proteinim, vitaminim, ambalajım, sunumum, servisim, farkındalığım var mı? Varım iddiasının ardında, değer olmalı. Değer yoksa, varlık iddiası da suni kalacaktır. Dört soruyla konumunuza bir daha baktırmak istiyorum. Sen var mısın? Ürünün, şirketin veya varlığın. Doğal mısın? Seviliyor musun, aranıyor musun, bekleniyor musun? Değerli misin? Başka şekilde ifade edeyim: Bu ülke ürettiği değer kadardır.

Geleneksel ürünlerimiz niye marka olamıyor?

Öncelikle tüketim şekil değiştirdi. Eline helva alıp, sokağa çıkan bir çocuk gördünüz mü? Lokumu cebinize koyup, gezebilir misiniz? Türk kahvesini pratik bir şekilde her ortamda sunabilir misiniz?

Demek iki temel sorun var: Ambalaj ve servis. En yaygın geleneksel ürünümüzün simit olmasının sebebini alınmasına, taşınmasına ve tüketilmesine bağlıyorum. Haliyle dar gelirli için cazip bir fiyatı olmasını da buna ekleyebiliriz. Cezeryeyi, pişmaniyeyi ısrarla kiloluk paketlerde ve tüketimi zor tarzda satmaya çalışanlara şaşarım. Dünyanın en iyi gıda ambalaj tesisleri Türkiye’de iken hala yaratıcı paketlerin sınırlılığını anlamak mümkün değil.

Nar ekşisi kadar faydalı ve farkındalığı olan bir çeşni veya sos görmedim. Ne yazık ki, geleneksel üretim tarzıyla ne ihraç etmemiz mümkün olur, ne de hijyenik standartlara erişmemiz. Hele işin içine gıda izlenirliğini de katacak olursak, mahalle pazarında sergileyebileceğimiz bir ürünün ötesine geçemeyiz.

Geleneksel ürünlerin marka olamamasına engel bir diğer durum da, hijyen ve uluslararası standartlardır. Rokfor peyniri hiçbir zaman Van’ın otlu peyniriyle lezzet yarışına giremez. Ne acıdır ki, dünya literatürü otlu peynirimizi tanımaz. Önümüzdeki yıllarda da Rokfor’la rekabet yarışına girebileceğini sanmıyorum. Böylece küresel marka olamama gerekçelerinin arasına bir sebep daha ekleniyor: Aynı standartta optimum üretim rakamlarına erişecek kapasite maalesef yok.

Gidip görmedim ama anlatılır, durur. Dünya çikolata, dondurma üreticileri Çin sokaklarında bedava ürün tanıtımı yapıyorlarmış. Amaç Çinlilere damak alışkanlığı kazandırmak. Tanıtım için bütçe gerekiyor ve büyük sermayelerin işi. Geleneksel ürünlerimizin üreticilerinin Kobiler olması bu anlamda bir dezavantaj. Geleneksel ürünlerimizin potansiyeli olduğunu probiyotik yoğurtla gördük. Döner şu an için varolan en yaygın geleneksel gıdamız durumunda. Bu yaygınlığa rağmen bilinen bir döner fast food zinciri hala oluşmadı. Dönerin endüstrileşmesini sağlayan da Almanya’daki Türk girişimciler oldu. Diğer ürünlerimiz için de bu sorun kendini gösterebilir.

Baklava bunlardan biri. Ustalığa dayalı bir ürünün gelişmesi sınırlı kalıyor ne yazık ki. Son yıllarda Saray, Sütiş, Özsüt, Bolulu Hasan Usta gibi süt tatlıları mağazalarının yaygınlığının bir sonraki adımı uluslararası zincirlerin oluşmasıdır.

Sütlü ve etli ürünlerin dış ticaretindeki sınırlamalar olduğu müddetçe aynı lezzetin küresel bir zincir olması zor görünüyor. Mado’nun yaşadığı engellemelere bunlar da muhatap olabilir. Ne acıdır ki hiçbirinin bunun çözümü için bir adım attığını da görmüyorum.

Metroseksüel kavramıyla moda trendlerinde dalgalanma yaratan Marian Salzman, Türkiye ziyaretinde, dünyanın yeni trendinin Türk tatlıları ve mutfağı olabileceğini söylemişti. Salzman’ın “İnsanların şehvetlerine hitap eden tatlar” olarak nitelendirdiği Türk mutfağı için küresel pazarda ne büyük yer olduğunun işareti bu. Geleneksel tatlarımız kendilerini marka olmak yolunda taşıyacak Türk girişimcisini bekliyor.

Küresel bakan fırsatı değerlendirir.

Continue Reading

Yazar

Win/Gallup International’ın Dindarlık Hakkındaki Son Raporu Yayımlandı…

Begüm Begüm Burak

Published

on

Günümüz Dünyasında Dindarlık Ölçülebilir mi?

İsviçre merkezli global araştırma ağı Barem ve Win/Gallup International’ın dindarlık hakkındaki son raporu nihayet yayımlandı… Bu raporda, Barem ve Win/Gallup International’ın birçok ülkede 66 bini aşkın kişiyle gerçekleştirdikleri araştırmada bireylere din açısından kendilerini ne şekilde tanımladıkları soruldu. Dindarlığın ne derecede ölçülebilir olduğu tartışmaya açık bir husus, bana kalırsa dinin önemli bir boyutu kalbe ve imana baktığı için dindarlık derecesinin sayısal verilere indirgenmesi pek de rasyonel ve olası değil.

Genelde dindarlık kavramının toplumda ölçülmesi çalışmalarında veya anketlerinde “Allah’a inanma” sorusu başı çekmektedir, bu soruyu tersten şöyle de sormak mümkün: Ateizmi benimsiyor musunuz? Buna ek olarak, dini pratiklerin yaşama geçirilmesi de dinin ölçülmesi açısından bir kriter olarak görülmekte sosyal bilimciler tarafından.

Kaleme alacağım yazıda Barem & Win / Gallup International’ın son raporu bağlamında önce “din & dindarlık” kavramlarını irdelemeye çalışacağım. Daha sonra da kısaca rapor sonuçlarına değineceğim ve konu hakkında kendi yorumlarıma yer vereceğim.

Bilindiği üzere “Din” veya “İnanç” kavramları sosyal bilimlerde hatta günlük dilde birbiri yerine kullanılabiliyor zaman zaman. Dini kuralların, mütedeyyin (dindar) bireyler için bir yaşam manzumesi olduğu söylenebilir.

Etimolojik açıdan yol, hukuk, kanun, hüküm gibi anlamlara gelen “din” kavramı insanların Yaratıcı olarak iman ettikleri aşkın güce göre hayatlarını belirlemelerini sağlayan bir değerler sistemi olarak da tanımlanabilir. Din-dar, biri Arapça diğeri Farsça iki kelimeden oluşan Türkçe bir sözcük. “Dindar” bağlı bulunduğu dini inanışın kural ve yasaklarına bağlı birey olarak tanımlanabilir. Benim görüşüme göre ise, dindarlık, kendi tercih ve iradesiyle mütedeyyin bir kimliği yaşayan bireyler için bir dünya algısı ve buna bağlı pratikler bütünü olarak da tanımlanıyor. İngilizce’de ise dindarlık (Piety) kavramı kısaca Aşkın (Transandental)  Yaratıcı Güce bağlılık ve sadakat olarak tanımlanmakta.

Sosyologlar ve ilahiyatçılar, dinin toplum üzerindeki etkisini tespit etmek için birtakım ölçütlere başvururlar. Sözünü ettiğim rapordaki hususlar da bu ölçütleri baz almış. Bu detaylara girmeden raporun ülkeler değerlendirmesini ele almaya çalışacağım.

Raporun sonuçlarına göre, Türkiye’de dindarlık oranı % 66. Yani her yüz kişiden 66 sı kendini dindar bir birey olarak görmekte.

Çin nüfusunun % 62 lik kısmı kendini ateist olarak tanımlamakta. Japonya’da ise bu oran % 29 dolaylarında. İsveç’te ise nüfusun % 22 lik oranı kendini dindar olarak tanımlıyor. Birleşik Krallık’da ise kendini ateist olarak niteleyen kişi sayısı toplam nüfusun % 11 ine denk geliyor. Estonya nüfusunun % 10 luk bölümü kendini ateist olarak tanımlamakta. Belçika nüfusunun ise % 21 lik kısmı kendini ateist kimlikle tanımlıyor.

Norveç nüfusunun % 30 u kendini “Dindar bir insanım” olarak nitelerken % 12 lik kesim ise ateizmi benimsemiş durumda. Avustralya’da ateizm oranı % 13, Danimarka’da ise % 14. Vietnam’da ateizm oranı sadece % 6. Hong Kong ‘da ise toplam nüfusun % 30 u ateist olarak görüyor kendini.

Öte yandan Alman nüfusunun % 34 ü kendini “Dindar bir insanım” olarak tanımlarken % 14 ü ateizmi benimsemiş durumda. Güney Kore’nin % 23 lük bir kesimi ateist. Kanada’da bu oran % 10 iken İspanya’da ise ateizm oranı % 16. İsrail nüfusunun yalnızca % 8 lik bir bölümü kendini ateist olarak görüyor. Slovenya’da ateizm oranı toplam nüfusun % 28 ini oluşturuyor. Son olarak Azerbaycan’da ise ateizm oranı % 0.

Bu rapor bağlamında bana göre, net ve genel geçer bir sonuca veya sosyolojik analize ulaşmak mümkün değil. Sosyal bilimlerde pozitivizm olgusu günümüzde eleştirilmekte ve günümüz dünyasında değişen zaman anlayışı ve teknolojiyle hızlanan yaşamlar bireylerin dini anlamasını ve anlamlandırmasını da biçimlendiriyor.

Kendini “inançsız” olarak tanımlayan bir birey bile hayatın zor anlarında ve(ya) mücadele zamanlarında metafizik unsurlara başvuruyor, bu bazen meditasyon bazen nefes egzersizleri vb ile oluyor. Ancak “dua” etmek şeklinde olmasa da bu bireyler de dilemek / istemek / şükran eylemlerine bir şekilde ihtiyaç duyuyorlar.

Öte yandan, artan madde ve alkol bağımlılığı gibi sorunların, modern hayatta dinin bireylerin hayatındaki öneminin azalmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Suç oranlarının yükselmesi ve intihar oranlarındaki artış da dini inanıştaki çözülmeyle açıklanabilir. Sonuç olarak araştırma şirketlerinin vardığı rakamsal sonuçlar yerine toplumdaki patolojiye göz atmak  da dindarlığın azaldığını göstermesi açısından bence yeterli. İntihar oranlarındaki  artış gibi bir olgu dahi dindarlığın azaldığının bir göstergesi olarak görülmekte birçok uzman tarafından. Beyin kimyasallarındaki değişim ile açıklanan depresyonun bir sonucu olarak görülen özkıyım (intihar) dinin hayattaki rolünün zayıfladığının bir ölçüsü olarak görülebilir. Umarım önümüzdeki yıllarda, bilgi teknolojilerindeki akıl almaz yükseliş, inanca ve dine dair bilgi birikimimizi arttırır ve dini, dayatmalara ve kulaktan dolma bilgilere göre değil de aklen özür bir benimseme ile yaşayabiliriz.

Continue Reading

Yazar

Kişisel Markalama Konusunda Kaçınılması Gereken Hatalar

Didem Moralıoğlu

Published

on

Kişisel Markalama Konusunda Kaçınılması Gereken Hatalar

Kişisel Markalamada Bahar Temizliği yazısının ardından bu sefer de ne gibi davranışlardan kaçınmamız gerektiğine odaklanmak istiyorum. Zira bir şeyi doğru yapmak ne kadar önemliyse, yanlışlardan kaçınmak da bir o kadar hayati diye düşünüyorum. İnsanların sizin kişisel markanızı tanıyıp ona bağlılık hissetmesi konusunda size en geniş hareket alanını tanıyan yer online platformlar olduğu için yine online varlığımız üzerinden gidip gözden kaçırmamamız gereken noktalara odaklanacağız.

Hikayenizi yalnızca kendinize saklamayın.
İnsanlar sizi neden takip ediyor? Belirli olaylar, durumlar, gelişmeler, ürünler ve hizmetler hakkındaki fikrinize ya da hissinize güvendikleri için. Ancak yeni iletişim düsturu, sunduğunuz içeriğin yalnızca “sonuç”lardan oluşan bir içerik değil, deneyimi paylaşan bir yaklaşım içermesi gerektiğini söylüyor. Öyleyse onlara, o sonuca varmanıza neden olan hikayeyi de anlatın. Hatta daha da iyisi, onları bu hikayenin bir parçası yapın. Böylece takipçileriniz sizi yalnızca fikirlerini takip ettikleri bir internet figürü olarak görmenin ötesine geçip birlikte deneyimler paylaştıkları arkadaşlarından biri gibi görecek, bu da sizin takipçileri gözünde güvenilirliğinizi, inanılırlığınızı ve etkileşim gücünüzü artıracaktır. İnsanlar “gerçek” bir şey arıyor, dolayısıyla sadece mutlu olduğunuz değil, gerektiğinde üzgün olduğunuz ya da aldığınız hizmetten ya da üründen memnun kalmadığınız anları da paylaşın. Kimse sürekli mutlu, huzurlu, iyi, dinç ya da enerjik olamaz. Nasıl ki gerçek hayatta iniş çıkışlar varsa, internette de hayat böyle ilerlemeli. Yoksa her an, “Eeeeh, bu da herkesi övüp duruyor ama…” diye takibi bıraktıkları internet figürlerinden biri olup çıkabilirsiniz.

Görünmezlik pelerinini çıkarın.
Kişisel markanız sizin yaratıcılığınızı, duygularınızı, günlük hayatınızda ihtiyaç duyduğunuz eksikler için geliştirdiğiniz çözümleri ya da belki de hayatı daha yaşanılır kılmak için ortaya koyduğunuz güzellikleri içeriyor olabilir. Ama unutmayın ki siz bu markanın sahibisiniz. Dolayısıyla bu markanın yüzü de sizsiniz. İnsanlar sizin kimliğiniz, bu markaya atfettiğiniz değer için sizi ve markanızı takip ediyor. Dolayısıyla görünmezlik pelerininin altına saklanmak markanıza sadece zarar verecek bir eylemdir. Hikayenizi sadece kendinize saklamamanız gerektiği gibi, suretinizi de yalnızca aynalara saklamamalısınız. Özellikle canlı yayınlar aracılığıyla gerçek zamanlı iletişim kurmanız, takipçilerinizle aranızda kişisel bir bağ geliştirmenizde etkili olacaktır. Ne de olsa kurumsal bir markadan ziyade kişisel markalara merakı olan insanlara hitap ediyorsunuz. Hedef kitlenizin değerlerine uygun hareket etmek zorundasınız.

Dün-bugün-yarın, aynı kişi olmaya devam edin.
Bir önceki yazımızda online tutarlılığın ne kadar önemli olduğuna değinmiştik. Ancak bu konu o kadar önemli ki, bu sefer başka bir açıdan daha hatırlatıp gözden kaçmasına engel olmak istiyorum. Farklı platformlar farklı içeriklerle farklı ihtiyaçlara hizmet ediyor. Ancak içerik olarak farklılaşmak tutarsızlık anlamına gelmiyor. Dolayısıyla bir platformda hayvanlara eziyet edilmemesiyle ilgili paylaşım yaparken diğerinde hayvanlar üzerinde test edilen ürünleri övmek gibi bir hataya düşmemeniz gerektiğini hatırlatmadan yazımı sonlandırmak istemedim.

Eskiden sınav sonuçlarını hesaplarken izlediğiniz yöntemi hatırlayın: Üç yanlış bir doğruyu götürür. Yani doğrularınızın yok olup gitmesini istemiyorsanız, hatalardan kaçınmanız şart.

Continue Reading

Öne Çıkanlar