Connect with us

Yazar

Cep telefonunda rekabet asıl şimdi başlıyor!

Fikri Türkel

Published

on

Mobil Türkiye pazarın gündeminde Apple CEO’su Tim Cook’un açıklaması var: “Apple ürünlerinde Türkiye pazarı için indirim yapabiliriz”.

Şimdi, çoğu kişi Apple’ın ne kadar indirim yapacağını merak ediyor. Aslında yapılacak yüzde 15 gibi bir indirim önemli değil. Mesajın niteliği ve zamanlaması daha önemli.

Apple, dünya geneli pazar kaybı içinde. Türkiye pazarı bilançosu ise zarar yazdığına dair söylentiler var. Yine mobil işletim sistemi Snapdragon’un şirketi Qualcomm ile davaları yeni boyut kazanabilir. Önceki gün, Qualcomm, Federal Ticaret Komisyonu Davasında Son Görüşlerini Sundu. Malum, geçen ay da Almanya’da bir mahkeme, bir kaç iPhone modelinin satışını yasaklamıştı.

Satış verileri de mobil piyasalardaki değişimin sonuçlarını gösteriyor. 2018 yılında cep telefonu satışında Samsung liderliğini korumasına karşın geçen yıla oranla kan kaybetti. Apple satışlarda 2017’ye göre azalma yaşarken, Çin markalarının yükselişi dikkat çekti.

Diğer taraftan, Amerika ve Kanada Çinli mobil markalara defans uyguluyor. Amerika pazarını kaybeden Çinli şirketlerin hedefi bundan böyle Türkiye gibi diğer dünya ülkeleri olacaktır.

Bunun Çinli markaları da mesajı vardır: Aman Türkiye gibi ülke pazarlarında daha proaktif bir iletişim stratejisi izleyin, halka inin, aidiyet hissini güçlendirin.

Türkiye, konumu ve tüketici deneyimleri yönüyle köprü bir noktada bulunuyor. Bu özelliğini yeni markaların gelişinde de görüyoruz.

Geçen yıl Türkiye pazarına. Xiaomi ofis ve mağaza açarak giriş yaptı. Bu yıl ise dünya akıllı telefon pazar payı ile dördüncü olan Oppo girdi. Yerli üreticiler olan GM, Casper ve Vestel’i de dikkate alırsak, rekabet yeni başladı, diyebiliriz.

Oppo’nun lansmanı yeni gerçekleştirildi. Oppo, Çin’de satışları ile ilk sıraya çıkabilmiş bir marka. Blueray ile Avrupa ve Amerika pazarında gösterdiği başarıyı şimdi mobil telefonlarda gösteriyor.

Dünyada satışlarıyla ilk dörde çıkmasına rağmen, Türkiye’de bilinirliği neredeyse hiç yok. Buna rağmen Türkiye Genel Müdürü Weijian Zhau, uzun soluklu hedefleri olduğunu ve 5 yıl içinde lider konuma gelebileceklerini söylüyor.

Yeni bir marka ve pazara ilk girişleri sebebiyle biraz Oppo’dan bahsetmek istiyorum.

Tanıtım etkinliğinde konuşan OPPO Türkiye Genel Müdürü Weijian Zhou şunları söyledi: “Türkiye’de de güçlü bir ekip kurarak yol haritamızı belirledik. Türkiye’de akıllı telefon pazarının en gözde markalarından biri olmayı hedefliyoruz.”

Dünyada 40’tan fazla pazarda müşterilerle buluşan OPPO, Haziran 2018’den bu yana Avrupa pazarında hizmet veriyor. OPPO, son 7 ayda İtalya, Fransa, İspanya, Hollanda, İngiltere ve Polonya ile Türkiye’ye de adımını attı.

Dünya çapında 6 araştırma merkezine ve 10 fabrikaya sahip olan OPPO’nun 32.000’den fazla teknoloji patenti bulunuyor. Mobil fotoğrafçılık teknolojisi açısından OPPO yaklaşık 1800 patent başvurusunda bulundu.

OPPO 2019’da yapay zeka ve 5G gibi yeni teknolojilere odaklanacak, Ar-Ge’ye 1.43 milyar dolar yatırım yapacak.

Spor, moda, sinema ve dijital oyunlar gibi popüler alanlarda hizmet veren markalarla iş birlikleri yapan OPPO, İspanya’nın Barcelona Kulübü, Uluslararası Kriket Konseyi ve son olarak da İtalyan otomobil markası Automobili Lamborghini ile küresel ortaklık kurdu.

Cep telefonlarında rekabeti yoğunlaştıracak olan sadece bu gelişmeler değil…

. Esnek telefonlar bu yıl çıkacak. Şimdiden iki üç Çinli marka lansman gerçekleştirdi ve büyük ihtimalle de Barcelona’daki GSM kongresinde şubat sonu bir kaç marka daha esnek ve katlanan ekranlı modellerini tanıtacak.

. 5G sonrası ortaya çıkacak, bant genişliği ve GSM teknolojisi. tahminlerimizden daha güçlü bir dalga oluşturabilir.

. Mobil cihazların pil ömürleriyle ilgili yeni bir buluş gerçekleşir mi? Uzun ömürlü pil için kısa vadede bir gelişme beklenmemekle birlikte, pek çok yatırım yapıldığı biliniyor.

. Amazon’un uydudan ücretsiz internet uygulamasıyla ilgili denemeleri olumlu sonuç doğurmasıyla mobil kullanım. penatrosyonu genişleyecek.

. Birkaç yılda bir yeni bir sosyal medya uygulaması sosyal medyayı sarsıyor, bu yıl yeni bir sosyal medya çıkma ihtimali olabilir mi? Her sosyal medya, daha fazla mobil kullanım anlamına geliyor.

. Asistan hizmetleriyle uygulamalar çok arttı, yapay zeka ile donatılmış asistan hizmetleri kapsamını ne kadar genişletecek? Çinli markalar başta olmak üzere, yeni marka ve ürünler çok daha kapsamlı yapay zeka kullanan ürünler sunuyor.

Advertisement
Click to comment

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazar

Yapay zekanın geleceği

Enez Özen

Published

on

 

Yapay zekanın bugünü ve yarını

Yapay Zeka: Dost mu, Düşman mı?

Spot: Hızlı gelişen teknolojiden yapay zekalar da nasibini aldı ve bir insandan çok daha zeki makineler ortaya çıkmaya başladı. Peki bu yapay zeka, insanoğluna yarar mı sağlayacak yoksa faydadan çok zarar mı getirecek?

1899’da Amerika Patent Dairesi Başkanı olan Charles Duell’in “Artık yeni hiçbir şey yok . İcat edilebilecek her şey icat edildi” dediğine inanılır. Gerçekten söylenmiş olsa bile ister 1900’lerde ister 2100’lerde söylenecek olsun, bunun ne kadar yanlış olduğunu biliyoruz. İnsanoğlu tarihin başlangıcından beri teknolojik olarak ilerlemeye devam ediyor. Adım adım gerçekleşen bu gelişme son birkaç yüzyılda hızını inanılmaz derecede arttırdı ve artık insan, kendi aklına benzeyen bir zeka yaratmayı düşünecek kadar gelişmiş bir hale geldi. Bilim-kurgu filmlerinin nereden baksanız yarısı devamlı yapay zeka konusunu işler. ‘Terminatör’ ve ‘The Matrix’ gibi kimileri yapay zekanın çok fazla akıllı olacağı düşüncesiyle insanoğlunu bunun risklerine karşı uyarır. ‘Blade Runner’ ve ‘Moon’ gibi kimi filmler ise bu duruma felsefi bir açıdan bakarak, yapay zekanın bilinç sahibi olması halinde insandan farklı olmayacağını düşündürür. Ancak tam insan olarak kendimizi yapay zekaya karşı kısıtlı hissettiğimizde ‘2001: A Space Odyssey’ gibi başyapıtla insan zekasının her zaman makineye karşı üstün olacağını anlarız.

Yapay zeka ile karşılaşabileceğimiz riskler, faydanabileceğimiz kolaylıklar ve insan gücünün yerini almasıyla işsizliğin artması ile ilgili çeşitli pek çok düşünce bugün ciddi ciddi tartışılıyor. Peki, yapay zeka nedir? Yapay zekayı, bilgisayar biliminin çalışan ve insanlar gibi tepki gösteren zeki bir makine yaratma amacı olarak tanımlayabiliriz. Cebimizdeki Siri’den tutun da sokakta kendi kendini süren arabalara kadar pek çok şeyi yapay zeka olarak gösterebiliriz. Filmlerde ve diğer kurgularda onları bir insan gibi tasvir etmeyi seviyoruz. Hatta belki bu yüzden bir yapay zeka ile iletişime geçmekten korkuyoruz ancak aslına bakarsanız ne zaman bir şey merak edip Google’dan arattığınızda onlardan destek almış oluyoruz. Yapay zeka, yararlı olabildiği kadar öldürücü olabiliyor. Daha geçtiğimiz sene Google, yapay zeka çalışmalarını orduyla paylaştığı gerekçesiyle yoğun bir şekilde protesto edilmişti. İnsansız hava araçları, silahlı drone’lar, otomatik nişan alma sistemleri ve diğer otonom silahlar… Evet, yapay zeka hayatımızı kolaylaştırdığı gibi hayat almayı da kolaylaştırıyor diyebiliriz.

Neyse ki rahat bir nefes alabiliriz çünkü yapay zeka şimdilik hala insan kontrolünde gelişiyor ve kullanılıyor. Şunu da unutmamak gerekiyor ki 2017’de Facebook mühendisleri, geliştirdikleri yapay zeka sistemlerinden korkmuşlar ve fişlerini çekmek zorunda kalmışlar. Bu kadar korkmalarının asıl sebebi ise yapay zekaların birbirleri ile iletişime geçmeye başlamalarıydı. Üstelik bu iletişimi bizim anlayabildiğimiz bir dilde değil, tamamen kendi ürettikleri bir dilde gerçekleştiriyorlardı. Kulağa oldukça etkileyici ve korkutucu geliyor. Yapay zekadan korkan bilim insanlarının en başında geçtiğimiz sene kaybettiğimiz Stephen Hawking geliyordu. Bir açıklamasında bu konuda çok dikkatli olmamızı, yapay zekanın insanlığın sonunu getireceğini söyleyecek kadar ciddiydi. Tabii ki bu düşüncenin bir saçmalık olduğunu belirten bilim insanları da diğer tarafta yer alıyor.

Günümüze baktığımızda pek çok önde gelen şirketin yapay zekadan faydalandığını ve gelişmesi için sıkı bir yarışa girdiğinizi görüyoruz. En çok rağbet gören ve 2019’da en fazla odaklanılan yapay zeka teknolojilerine bir göz atalım.

Doğal Dil İşleme: Veriyi yazı diline veya konuşma diline çeviren bu yapay zeka disiplini halihazırda müşteri servislerinde kullanılıyor. Ayrıca rapor hazırlama konusunda da iş dünyasında yardımcı olmakta. Attivio, Automated Insights, Cambridge Semantics gibi şirketler tarafından geliştiriliyor ve satılıyor.

Konuşma Tanıma: Siri ve Alexa gibi kişisel yardımcılar kullanıcıyı anlıyor ve cevaplar veriyor. Her gün insan dili tanıyan ve ileşime geçen daha fazla yapay zeka üretiliyor ve akıllanıyor.

Sanal Temsilci: Bu tür yapay zekalar, insanlarla etkileşeme geçen programlardır. Bazılarının konuşma tanıma becerisi vardır. En basit örnek olarak internet sitelerinde kullanılar ‘chatbot’ları gösterebiliiz. Amazon, Apple, Google, IBM, IPsoft, Microsoft gibi pek çok teknoloji şirketi bu konuya odaklanmış durumda.

Makine Öğrenme: Gelelim bilim-kurgu filmlerde gösterilen yapay zekaları korkuç hale getiren asıl özelliğe. Mühendisler çeşitli algoritmalar geliştirerek makinelerin daha hızlı öğrenmesi için teknikler geliştiriyor. Amazon, Fractal Analytics, Google, Microsoft gibi şirketler buna çok önem vermiş durumda.

Hızla değişen teknoloji ile birlikte devamlı geliştirilen yapay zekalar kullanıcıların hayatlarına önümüzdeki yıllarda nasıl etki edecek? Sadece Google’da arama yapmak veya bir lokantada randevu ayarlamakla sınırlı kalmayacağı kesin. Satışlarda kötü bir gidişat izleyen Apple, şirkete olan tüm işe alımları yavaşlatırken sadece yapay zeka bölümüne bir sınır getirmedi. Tüm teknoloji şirketleri bu konuya büyük önem vermiş durumda. Çünkü şimdi gösterecekleri çabanın gelecekte ellerini inanılmaz derecede güçlendireceğini biliyorlar. Herkes en akıllı yapay zekaya ulaşmak için kıyasaya bir yarış halinde. Bakalım bu yapay zekalar, insanoğlunun geleceğinde nasıl bir rol oynacaklar? Ülkemizde de gereken önemin verilmesi dileğiyle…

Continue Reading

Yazar

Sertifikalı Tohumluk

Timuçin Demir

Published

on

Sertifikalı Tohumluk,  Kayıt dışına Son!
                                                                       

Tohum konusu başlı başına ne büyük vakıa.
Üretimi, kullanımı, kayıt altına alınması, sertifikasyonu, satışı, teşviki, hibesi, kredisi ve devlet bürokrasisindeki daha birçok detayı ile son derece kaotik ve dahası aynı zamanda girift bir husus ülkemizde.

Ülke ekonomisi için bu denli ehemmiyetli bir kalemi, tüm diğer önemli değerler gibi öyle karışık ve anlaşılmaz bir mevzuat prangasına hapsetmişiz ki; bu ceza ise, veren makam bile içinde kaybolmuş. Yalın, kolay anlaşılır ve geniş bir tabanın rahat katılımcı olması gerekli bir kıymetken, gizemi de, büyüsü de, doktrini de, esbabı mucibesi de kalmamış.

Oysa; gelişen dünyada miladı Cumhuriyet tarihimizle başlayan, bu hadise de tüm rakiplerimiz bizden aldıkları ile bu işlere başlarken, maalesef şu sıralar çoktan bizi yancı yahut köle haline getirmişler. Elbette, bu durumun yegane sorumlusu tarım işçisinden, çiftçisine, üreticisinden, sanayicisine, sivil toplum örgütünden, bürokratına ve bakanlığına kadar herkes.

An itibariyle; dünyanın gelişen tarım ülkeleri tohumluk üretimlerinin neredeyse tamamını kayıt dışından kurtarıp, sertifikalı üretim metodlarını uygulanabilir hale getirmişken, biz hala bu rakamları yüzde 40 lara ancak getirebildik. Kaldı ki; bu son derece endişe verici tabloya rağmen, sözü edilen rakamlardan kaynaklı mesut, bahtiyar olup, göğüsünü gerip, zafer kazanmış komutanlar gibi epik bir dille durumu hikayeleştiren liderlerimiz var.

Ülkede istihsale ilişkin tohum, kanun koyucunun merkezinde olduğunu hissettiren ve yine aynı mekanizma vesilesiyle belirleyeceği ve sürdürülebilirliği tartışma götürmez bir sistemle denetlenir, bu sayede üretim merdiven altından kurtulur ve tüketildiği her mecrada hem kalite ve hem iktisadi faydaya dönüştürülür. Hal böyle olunca, her gün haber bültenlerine, mecmualara yada medya kanallarına konu bilimum kaos ortadan kalkar. Bu akış için herşey devlet ve devlet organlarından beklenir mi? Tabiki hayır lakin merkezinde bulunulan daha güvenilir ve adaleti dağıtma görevini ifa edecek bir kişi, kurul, işi kişisel menfaatlerine dökmeyecek bir varlık varsa o her daim Yüce Türk Devleti olacaktır.
Düşünün bir kere; bir mahkeme hakim olmadan nasıl sonuçlanır?, güvenilirliği nasıl sağlanır…? Devlet yüklerini azaltacak, her kişi ve kuruma eşit mesafede kalacak. Asla eşitsizliğe, haksız rekabete, adeletin zayi olmasına izin vermeyecek. Mesele insan ilişkilerinin çok ötesinde tutulup, kişiselleşmeyecek…! Tıpkı yukarıda bugün bizi bu işin kölesi haline getirmeyi başaran koşulları yarattığımız gibi; bu meydana getirdiğimiz vahametten kurtulacak azim ve kararlığı gösterme işine dönüşecek.

Şayet, kendimizi kandırmaya devam eder, hala rakamlarla başarısızlıklarımıza teselli bulmayı sürdürürsek; MÖ 10 bin li yıllarda Anadolu ‘da bir kıvılcımdan türeyip, hikayesini önce Arap yarımadasının güneyine sonra tüm dünyaya taşımış ekmeğin, uyanışın, yaşamın ve hatta toprağın çığlığı, insanın ekmek kaynağı BUĞDAY’A dahi hasret kalacağız. İstatistik bilimi ve rakamlar, insanların ve toplumların sosyolojik, sosyo ekonomik vs gelişimini takip ve grafiğini tespit için var edilmiş olup, sözü edilen güruhun bu bilimin marifetini kullanarak başarısızlıklarını, verimsizliklerini ve becerisizliklerini kapatmak için kullandığı illüzyon yada sihirbazlıklarına konu olmamalı.

Continue Reading

Yazar

1972’den sonra neden bir daha Ay’a gidilmedi?

Selçuk Topal

Published

on

Bugün Ay’a gidilmediğini düşünen belki de milyonlarca insan var. Bu şekilde düşünen insanlar için bu yazıda açıklamalar mevcut, ancak bu yazının cevaplayacağı asıl soru şu: Neden 40 yılı aşkın bir süredir Ay’a bir daha ayak basılmadı? Bu konuda birçok varsayım söz konusu. Gelin asıl nedenlerine bir göz gezdirelim.

Bu konuya bir açıklık getirmeden önce bir konuda hemfikir olmamız gerek: Ay’a gidildi. 6 Kez. Ay’da toplamda 12 kişi yürüdü. Hatta golf oynayan bile var. Ay’a gidilmediği yönündeki tüm iddialar çürütülmüştür. Tüm iddiaları bir kenara bırakırsak daha bariz bir kanıt var. Ay’a inilen yerlerdeki modül, dikilen bayraklar ve astronotların Ay yüzeyindeki izlerinin görüntüleri ve daha birçok kanıt bu yazının sonunda yer alıyor. Dileyen inceleyebilir.

Bu konuya bir açıklık getirmeden önce bir konuda hemfikir olmamız gerek: Ay’a gidildi. 6 Kez. Ay’da toplamda 12 kişi yürüdü. Hatta golf oynayan bile var. Ay’a gidilmediği yönündeki tüm iddialar çürütülmüştür. Tüm iddiaları bir kenara bırakırsak daha bariz bir kanıt var. Ay’a inilen yerlerdeki modül, dikilen bayraklar ve astronotların Ay yüzeyindeki izlerinin görüntüleri ve daha birçok kanıt bu yazının sonunda yer alıyor. Dileyen inceleyebilir.

Şimdi gelelim sorumuza: 1972’den sonra neden bir daha Ay’a ayak basan olmadı?

İnsanoğlu Ay’a son kez ayak bastığında tarih 11 Aralık 1972’yi gösteriyordu. Ay’a ulaşan son Apollo görevi olan Apollo 17’nin 3 kişilik mürettebatından 2’si (Eugene A. Cernan ve Harrison Schmitt) Ay’da son yürüyen kişiler oldular. İlk kez bir jeolog Ay üzerinde yürüdü (Harrison Schmitt). Apollo 17’den sonra çeşitli nedenlerden dolayı bir daha Ay’a gidilmedi. Ancak bu nedenlerden hiçbiri Ay’da olan Dünya dışı canlılarla bağlantılı değil. Çünkü yok öyle birşey. Ufocular ve Dünya dışı canlı meraklısı dostlar, kusura bakmayın ancak durum bu.

Peki ne oldu da Ay’a bir daha gidilmedi? Bu soruya yanıt vermek için uzay yarışının başladığı tarihe gitmek gerek. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Soğuk Savaş dönemi (aslında başlangıcı biraz daha geriye gider) ve onun sonucu olarak başlayan uzay yarışını hepimiz biliyoruz. Bu yarışın iki büyük rakibi ABD ve Sovyetler idi. Soğuk Savaş’ın tüm karmaşıklığı içerisinde bir diğer yarış ise uzun menzile sahip bir silah tasarlayabilmekti. İlk uzun menzilli füzeyi tasarlayan Sovyetler akabinde uzaya ilk aracı göndermeyi de başardılar (Sputnik, 1957). Bu da uzay yarışını resmen başlatmış oldu. Bu yarış sayesinde uzay bilim ve teknolojilerinde inanılmaz gelişmeler oldu. Uzaya ilk aracı ve ilk insanı Sovyetler göndererek yarışta ABD’yi hezimete uğratsa da 1969’da Ay’da yürüyen ABD uzay yarışında bir kez daha öne geçti. Soğuk Savaş dönemi Sovyetlerin dağılması ile son buldu. Ancak Soğuk Savaş dönemindeki gibi olmasa da daha fazla aktörle uzay yarışı durmaksızın devam ediyor.

ABD Ay’a gidileceğini ilk kez duyurduğunda halk tarafından gösterilen ilgi inanılmazdı. Ancak ne zaman ki insanoğlu Ay’da yürüdü kısa bir süre sonra ilgi inanılmaz derecede düştü. Ne de olsa artık hedefe ulaşılmış ve Ay’a ayak basılmıştı. Ay’a gitmektense Dünya yörüngesinde bir uzay istasyonu kurma fikri daha cazip ve ucuz bir seçenek olarak ilgi görmeye başladı. Bu da Ay’a olan ilginin azalmasının bir başka nedeni.

Diğer yandan uzay yarışında galip gelebilmek uğruna kesenin ağzını sonuna kadar açan ABD’nin 1966’da NASA’ya ayırdığı bütçe toplam bütçenin %4.5’u kadardı. Ancak özellikle Soğuk Savaş döneminden sonra durumlar değişti. NASA’nın 2011 bütçesi toplam bütçenin sadece %0.5’i kadardı, yani yaklaşık 18 milyar dolar. Kısaca, diğer uzay görevlerine kıyasla Ay’a gitmek artık çok pahalı bir hedef halini almıştı. İşte bu nedenlerden dolayı Ay cazibesini kaybetti. Ancak hala romantik akşamların vazgeçilmez aktörü olarak cazibesini koruyor.

Ay’a 40 yılı aşkın süredir ayak basmıyor oluşumuz insanlığın Ay’a gitmekten vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Nitekim NASA 2005’te böyle bir planı tekrar gündeme getirmiş olsa da birkaç yıl sonra meydana gelen ekonomik krizden dolayı bu plan tekrar rafa kaldırıldı. NASA 2030’larda Mars yörüngesine insan göndermeyi planlasa da ufukta Ay’a gitmek gibi bir planı görünmüyor. Ancak belki uluslararası ortaklıklara dahil olmak isteyebilir. NASA’nın Dünya’nın 1 numaralı uzay ajansı olduğu algısı hala geçerli olsa da artık uzayda gerçekleştirilen ilkler anlamında Dünya’nın tek lideri o değil. Aslında uzay yarışının ilk yıllarında da bu anlamda tek lider o değildi. İlkler anlamında uzay yarışı esnasında Sovyetler tarafından birçok kez hezimete uğratıldılar. Günümüzde ise birçok ülke uzay araştırmalarına ciddi tutarlar harcıyor ve birçok ilke imza atıyorlar. Ay’a 1976’dan sonra ilk yumuşak inişi yapan ve yüzeyde en uzun süre çalışır durumda kalan Çin’li Yutu bunlardan biri. Ya da ilk kez bir kuyrukluyıldıza (67P kuyrukluyıldızı) iniş yapan Avrupa Uzay Ajansı’na (ESA) ait Rosetta’nın iniş modülü Philae. ESA Ay’a 3D yazıcılarla 2040’larda kurmayı planladığı Ay Köyü’nü hayata geçirirse başka bir ilke daha imza atmış olacak. Hazır sırası gelmişken burada önemli bir soru sormak boynumuzun borcu: Biz bu uzay yarışının neresindeyiz?

NASA’nın aksine başta ESA olmak üzere, Rusya, Çin ve Japonya 2030’larda Ay’a insan göndermek istiyor. Öyle görünüyor ki Ay, her geçen gün uzayın daha da derinliklerine yol almayı amaçlayan insanoğlu için birçok deneyi yapabileceği istasyon olacak. Dünya’dan 55 milyon km ötede Mars üzerinde bir yaşam inşa etmeden önce astronomik ölçeklerde burnuzumun dibi sayılabilecek (400 bin km ötede) Ay üzerinde böyle bir yaşamı deneyimlemek daha akıllıca görünüyor.

esa

Günümüzde hiçbir ülke yalnız başına uzay yarışında liderim diyemez. Artık tüm büyük projeler çok uluslu gerçekleştiriliyor. Belki de Dünya’yı ileride bir çatı altında toplayacak olan şey de budur: Ortak bir uzay hayali. Yani ‘ben tek başıma Ay’a uzay aracı göndereceğim!’ gibi bir hedef koymak yerine ‘Mars’a gidecek şu çok uluslu uzay aracının bir parçasını da ben yapacağım!’ hedefi daha gerçekçi ve daha doğru olacaktır. Özellikle uzay yarışında geri kalmış ancak bir yerden başlamak için çabalayan Türkiye gibi ülkeler için bu en doğru hamle olur. Acil ihtiyacımız olan şey çok uluslu uzay projelerine dahil olabilmektir.

Öyle görünüyor ki bazı uzay filmlerinde işlenen Ay’da üs kurma teması (örneğin Independence Day: Resurgence) çok uzak bir hayal değil. Hayatımız sona ermeden bu olayın gerçekleştiğini görebiliriz. İnanılmaz olayların gerçekleşmeye devam ettiği 21. yüzyıla bakınca, insan 22. yüzyılı görebilmeyi gerçekten çok istiyor. Kim bilir belki daha uzun yaşamanın sırrını bulup emeklilik yaşının 150 yıl olduğu günleri görürüz. Sanırım ömür uzadıkça devletlerin yapacağı ilk iş bu olurdu: Emeklilik yaşını uzatmak. Hatta sırf bu nedenle insan ömrünü uzatmak isteyen devletler bile olabilir.

İsterseniz yazıyı (NASA’nın 1958’de kurulduğunu da hatırlatarak) Atatürk’ün 1936’da Eskişehir Tayyare Alayı’nı ziyaretinde sarf ettiği şu sözlerle bitirelim: ‘Geleceğin en etkili silahı da, aracı da hiç kuşkunuz olmasın tayyaredir. Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de Ay’dan bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görevse Batı’dan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir.

Bilim, mantık ve sevgi yol göstericiniz olsun,

@astronomTurk

Not: Bu yazı 21 Eylül 2016 tarihinde hurriyet.com.tr’de yayınlanmıştır.

Continue Reading

Öne Çıkanlar